Manşetler

Hadis

Sen bir cemaate akıllarının almayacağı bir şey söylersen mutlaka bu, bir kısmına fitne olur. (Müslim, Mukaddime 5)

Ayet

"Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır. Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka."

| Yasin, 43-44

ABDÜRRESID IBRAHIM EFENDİ

| 19 Mayıs 2012 | 0 Comments |

Sponsor Bağlantılar

TAKDIM

“Bir Abdürresit gibi, evine veda edip, çikip gitmeli. Ve bir daha da gelmemeli. Eger bugün Asya’da irsad adina üç bin tane, dört bin tane insan gidip; ölür, geriye gelmezse, Asya’da kirk milyon insan dirilir.” (***)

 

 

20. yüzyilda Islamin derdini bütün agirliginca sirtinda hisseden bir çok kamet vardir. Ikbal, Mehmed Akif, Bediüzzaman, Hasan el Benna vs…Bunlarin arasinda basdöndürücü aksiyonuyla büyük dava adami Abdürresid Ibrahim’i en baslarda saymak gerekecektir.

 

Trablusgarb’tan Tuva’ya, Cava adasindan Mançurya ve Japonya’ya kadar koskocaman bir cografyayi canla basla, demir asa elde, demir çarik ayakta adim adim gezerek Islam kardesligini soluklayan, Ittihad-i Islami (islam birligini) haykiran, Istanbul’daki bir müminin Singapur’daki kardesinin acisini hissetmesine vesile olan, insanlari insanligin evrensel degerlerine; yani fitrata, yani Hak dine, yani kendilerine davet eden bu büyük mollayi anlatmak gerçekten çok zor… Çünkü hizina yetisemiyorsunuz…

 

Su anda bütün dünyada hosgörünün buketlerini tasiyan mutluluk sakalarinin da (su tasiyicilari) bir bakima piri kabul edebilecegimiz Kadi Abdüresid’i rahmet ve minnetle aniyor ve büyük muhacir Nebi’nin(ASM) su inci mercan sözünü hatirlatiyoruz: “Insanin ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadir: Onun ameli, kiyamet gününe kadar nemalanir ve kabir fitnesinden de emin kilinir.” (Tirmizi, Ebu Davud)

 

 

RUS ÇIZMESI ALTINDA

 

Abdürresid Ibrahim Rus yayilmaciliginin Türk-Islam topraklarini tehdit ettigi 19. yy’in ikinci yarisinda dünyaya geldi. Kendisi Papa’ya yazdigi bir sikayet mektubunda o günleri söyle tasvir eder: “Yüzyilar boyu Rusya bizi yok etmeye çalisiyor, ülkelerimizi birbiri ardindan isgal ediyor, ahalisini yeryüzünden silmek için her türlü yollara bas vuruyor. Kirim Tatar halkinin neredeyse yarisi yok edildi, bir kismi baba ocagindan yabanci ülkelere sürüldü. Böylece, kalan zavalli bir azinligi karsi koyulamayacak duruma düsürüp, onlara daha iyi eziyet etme imkanina kavustular. Kazan-Astrahan Tatarlari ve Idil Ural halklarinin yarisi yok edildikten sonra, kalanlar Ruslara kul olarak yasiyorlar. Bu insanlara karsi misli görülmemis eziyetler yapiliyor…

 

…Idil Ural bölgesinde Rusya çesitli askeri ve tenkil (cezalandirma) seferleri ile kahraman Baskurtlarin direncini kirdi. Topraklari Rus maceraperestleri ve hükümetin himayesindeki zümreye dagitildi. Topraklari elllerinden alinan halk ise açlik ve sefalete terk edildi. Kafkasya’da yasayan dag halklari da bu zulümden kurtulamadilar, topraklari Ruslara verildi. Halk vahsice zulümlere duçar kaldi. Hakimiyet altina düsen bu uzun silsilenin son zincirini Türkistan teskil etti. Bu eski Türk kültür ve ortaçag dünya medeniyetinin merkezi simdi Rus askerlerinin çizmeleri altinda her türlü zulmün kol gezdigi bir yer haline geldi. Binlerce Türkistanli katl edildi.”

 

 

DOGUMU

Abdürresid Ibrahim iste bu kosullar altinda, 23 Nisan 1857’de Rusya’nin Bati Sibirya bölgesinde, Tobolsk ilinin Tara kasabinda dogdu. Aslen Özbek asillidir. Atalari 15. yüzyilda Buhara’dan gelerek bu kasabaya yerlesmislerdi. Babasi Ömer bey, annesi Baskurt Türklerinden Afife hanimdir. Ikisi de dindar insanlardi. Annesi Tara’da bulunan kiz medresesinde uzun yillar muallimlik yapmisti.

 

 

TAHSIL HAYATI

Ilk dini egitimini babasindan alan Abdürresid, yedi yasindayken, Tara’ya 80 km uzakliktaki Avyus köyünde yatili olarak medreseye basladi. Tara’daki medreseler köydeki egitime nazaran daha iyi olmasina ragmen buraya gönderilmesinin sebebi hayatin zorluklarina daha iyi alismasi için olabilir ki, görülecegi gibi hayati hep zorluk ve çile yörüngelidir. Belki de merhum babasi kisa bir süre sonra vefat edecegini hissederek böyle bir karara varmistir.

 

 

8 ay bu köyde kaldiktan sonra, annesinin gayretleri ile Orenburg ilinde bir Baskurt köyü olan Elmen köyüne gönderildi. Bu köy egitim olarak diger yerlere göre daha iyi oldugu gibi köy halki da ilme büyük önem veriyordu.

 

 

Örnek alinmasi gereken bu muhtesem durumu Abdürresid Ibrahim söyle anlatiyor: “Gayet fakir bir Baskurt köyü olup, oldukça fakir idiler. Buna ragmen besyüz kadar talebe okuturlardi. Evlerini talebelere vererek kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste yasarlardi. Bu köyden birisi öldügü zaman akrabalari onun okuttugu talebe sayisiyla övünürlerdi. Talebelerine hiçbir karsilik beklemeden ekmegini verir, çamasirlarini yikarlardi.”

 

Bu köyde 4 sene tahsil gördü. 1871’de kisa araliklarla önce annesini, sonra babasini kaybeden ve fakru hale düsen küçük Ibrahim, bir yandan çalisarak harçligini kazandi, diger yandan tahsiline devam etti. Ama o zamana kadarki medrese egitimi kendisine çok bir sey kazandirmamisti. O siralar Rusya’daki medreselerin genel halini “Tercüme-i Halim” adli eserinde söyle anlatir: “Medreselerde nizam, intizam hiç yok. Ders okuma oldukça kötü, ayda, haftada bir ders okutuluyor. Talebe kendi kendine çalisir, mütalaa ederse bir derece tahsil etmis olur. Elbette böyle talebeler çok olmaz, bu halde bir talebenin medresede yirmi sene kalmasi adeta mecbur olmustu. Hocalar bu durumun islahi için hiç çalisma yapmiyorlar. Talebelerde ahlak gayet kötü, tütün, enfiye ve iskambil gibi bütün kötü aliskanliklar çok yaygin.”

 

 

Aslinda o siralar bütün Islam topraklarinda durum pek farkli sayilmazdi. Bir alimimiz bu durumu söyle ifade ediyor: “Bizler bir bos dönemin çocuklariyiz. Mektep yikilmis, medrese harab olmus, tekye ortadan kalkmis, harab eller, yikilmis hanümanlar (ocaklar), kimsesiz çöller. Biz bu dönemde yetismisiz. Evet petekler sönmüs, ballar kalmamis, böyle bir dönemde yetismisiz.” Yine ayni büyügümüz medreselerin köhnelesmesi hususunda “Basta fünun-u müsbeteyi (müsbet ilimler) medreseden kovan Osmanli dönemindeki kadihanlar gibi insanlari bizim de, tarihin de, Allah’in da affetmesi düsünülemez. Çünkü bir milletin felaketini hazirlamislardir” demektedir.

 

 

Tabii bu konuda daha fazla yazmak saded harici olur, ama sunu da belirtelim: “Medrese sistemimiz Nizamülmülkle oturmustur. O zaviyeden bakarsaniz 900 yasinda. Eger medresemiz 3-4 asir evvel acuzeyi semta (saçi agarmis kadin) haline gelmis, ihtiyarlamissa sayet bu demek ki 4-5 asir iyi yasamis. Ama bir de mektebe bakin. Mektep 70 yasinda acuzeyi semta. Eli titriyor, ayagi titriyor. Çok erken ihtiyarlamis…”

 

 

Teman medresesinde de kisa bir süre egitim gören Abdürresid, namini sikça duydugu, Kazan’daki Kiskar medresesine gitti. Buradaki egitim onda hayranlik uyandirmisti. Fakat Pasaport süresinin dolmasi üzerine istemeyerek oradan ayrildi. Bir süre gizlice Kirgiz köylerinde dolastiysa da sonunda yakalandi ve hapse atildi. Bir sene süren hapishane hayati onun ufkunu genisletmesine vesile oldu. Zira hapishane Rusya’nin degisik yerlerinden gelen, pek çogu siyasi ve dini olaylara karismaktan suçlu bulunmus soydaslariyla doluydu. Burada bulundugu sirada Rus esaretindeki Türk ve Müslüman halklarin durumu hakkinda epeyce malumat sahibi oldu.

 

ILK HACCI

 

1879’da Orenburg’a gelen molla Abdürresid burada bir Tatar zengininin hizmetkarligini üstlenerek ve onun refakatinda önce Istanbul’a daha sonra da Hacca gitti.(1880)

 

 

Hac dönüsü geri dönmeyerek Medine’ye yerlesmis ve tahsiline biraktigi yerden devam etmistir. Bes sene süren bu tahsilinde fikih, tefsir, hadis, kiraat gibi dini derslerinin yaninda Arapça ve Farsça da okumustur. Mesela, devrinin allamesi Mevlana Seyyid Ali Zahir kendisinin üstadlarindadir. Bu tahsilinin sonunda icazetnamesini de alan Abdürresid Ibrahim, bazi yazarlarca daha ziyade kendi kendini yetistirmis(otodidakt) bir sahsiyet olarak kabul edilmektedir.

 

 

Egitimi sirasinda tasavvufa da ilgi duymus ve Medine’de Mevlana es Seyh Mazhar efendinin derslerini takip etmistir. Fakat o siralardaki asliyetinden çok sey kaybetmis tasavvufi cereyanlar seyyahimizi sofilerden sogutmus gibidir. Mesela Çin seyahatinda bir müftüden bahsederken bu durum gözümüze çarpmaktadir. “Biçare Van Guvan(Abdurrahman) mutaasib bir adamdir. Fakat bizim sofilerimiz gibi milletin menfaatini düsünmez derecede cahil mutaassip degildir.”

 

 

Bununla beraber onun tasavvuf karsiti olarak lanse edilmesi de yanlis olur. O sadece gördügü uygulamalari elestirir. Bir yerde gerçek tasavvuf büyükleri için su ifadeleri kullanir: “Bu gün bati filozoflarinin büyükleri bizim en ufak, en bayagi mutasavviflarimizin hayranidirlar. Bu biçareler büyük mutasavviflarimizin felsefesinden katiyyen habersizdirler. Ah, ya Rabbi! Hadis-i seriflerden olan felsefeleri hakkiyla serh ve izah edecek olursak bizim önümüze kim çikabilir?”

 

 

Mesela Imam Rabbbani (R.A) hakkinda söyle der: “Bilhassa Kutbu’l Arifin Ahmed el Faruki gibi Müceddid-i Elf-i Sâni es Serhendi(ks) belki de bütün dünyanin en büyük adamlarindandir.”

 

 

Muhyiddin Arabi hakkinda da saygiyla dopdoludur: “Hazret-i Muhyiddin el Arabi Fütuhat’inin ikinci cildinde, 180. babda diyor ki: “Kadinin degerini, ruhi yapisini ve iç dünyasini bilen kimse onu sevmemezlik edemez. Belki onu sevmesi, irfan sahibi olmanin olgunlugudur. Ve onu sevmek peygamber mirasi oldugu gibi, Allah sevgisini de netice verir.”

 

 

GERI DÖNÜS VE IZDIVAÇ

 

1884 senesinin sonlarina dogru Medine’den ayrilip deniz yoluyla Istanbul’a, oradan da Odessa üzerinden memleketi olan Tara’ya geldi.(1885) Bir müddet sonra burada müderrislige basladi ve ayni yil evlendi. Bu evliliginden Münir, Kadriye, Fevziye adli üç evladi dünyaya geldi.

 

 

EGITIM HAMLELERI

 

Ama o bir yerde durabilecek bir adam degildi. “Fitrati müteheyyiç (yaratilisi heyecanli) olan kimselerin rahati cidaldedir (mücadelededir)” sözü ile ifade edilen yaratilista, engin bir hamiyyet sahibi idi. Alti ay Tara’da kaldiktan sonra Medine’ye talebe götürmek üzere Istanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Ögrencilerini Medine’ye yerlestirdikten sonra memleketine döndü ve hemen Medreselerin islahi çalismalarini baslatti. Halkin ona olan büyük teveccühü (yönelisi) karsisinda bunda zorlanmadi ve bir “usul-i cedid – yeni yöntem” okulu açti.

 

 

Dikkat edersek Muhammed Abduh’tan günümüze mühim Islam mütefekkirleri(Akif, Ikbal, Bediüzzaman vb.) yeni bir anlama usulu üzerinde önemle durmakta, Müslüman aklinin ve kalbinin yeniden insasi üzerine fikirler serdetmekteler (ortaya koymaktalar) . Mesela günümüzün önemli bir kanaat önderi “Dagarcik” asli eserinde bu noktaya söyle parmak basiyor. “Tefakkuh fikih üretmektir. Tefakkuh etmeden fikih okuyanlarin ise fikhi tüketmekten baska çareleri yoktur. Iste bunun için yillardir “yeni bir fikih usulünden önce yeni bir tefakkuh usulu gerekir” diye diye dilimde tüy bitti.

 

 

Abdürresid Ibrahim de ayni fikirdedir: “Bugün Islam aleminin islahi için, birinci derecede ulema kisvesinde (ALIM GIYSISINDE) olanlarin islahinin gerektigine artik kanaat etmek gerekir.”

 

 

 

Bediüzzaman’a Muhakemat’inda “Maatteessüf benim ile su zamanin kitasinda istirak eden cümlesi; eger çendan, (Her ne kadar) onüçüncü asrin(hicri) evladidirlar, fakat, fikir ve terakki cihetiyle (gelisme yönüyle) kurun-u vusta’nin (orta çagin) yadigaridirlar” dedirten, ayni hal degil midir?

 

Abdüresid Ibrahim 1890’da Tara’dan yanina aldigi on talebeyle tekrar Istanbul’a geldi. Ögrencilerini Darüssafaka ve Dar-üt tedris okullarina yerlestirdi. Bu talebelerin bütün masraflari Osmanli devletince karsilaniyordu. Bir müddet Payitahtta (baskentte) kaldiktan sonra memleketine döndü. Onun Istanbul’a talebe yollamasi Müslümanlar arasinda büyük bir sevinçle karsilandi ve kendisine Rusya’nin her bölgesinden akin akin müracaatlar basladi. Fakat Rus hükümeti bu durumu kendi aleyhine addederek çok rahatsiz olmus ve talebe akinina siki denetim getirmistir.

 

 

KADILIK DÖNEMI

1891’de Ufa sehrine geldi. Buradaki Orenburg seri mahkemesince mahkeme azaligina ve kadilik görevine tayin olundu. Rusya’daki Müslümanlarin en büyük mahkemesi olan bu mevkide Müslümanlarin yararina çalismalar yapti. Ayrica gönüllü olarak, fakir ve yetimler için dernekler kurdu. Baskent Petersburg’a giderek içisleri ve maarif (egitim) bakanlariyla görüsmeler yapti, yine Müslümanlarin dertlerine çözüm bulmaya çalisti.

 

 

Mahkeme Reisinin Hacca gitmesi üzerine, 8 ay kadar mahkeme reisligi görevini de üstlendiyse de, Rus emellerine alet olamayacagi gerekçesiyle, kukla mahkeme reisi ile ihtilafa düserek görevinden istifa etti. Bu istifasi üzerindeki Rus baskisinin daha da kesafet (yogunluk) kazanmasina sebeb oldu. Bunun üzerine mücadelesini sürdürmek üzere Istanbul’a geldi.(1895)

 

 

 

MATBUATLA MÜCAHEDE

 

 

Ufa’da bulundugu yillarda kaleme aldigi “Liva-ül Hamd” adli risalesini Istanbul’da bastirtarak gizlice Rusya’ya soktu. Bu brosürde, Rus baskisi altindaki Türk boylarina seslenerek onlari Türkiye’ye göç etmeye tesvik ediyordu. Bu brosür derhal bir tesir uyandirarak 70 bin insanin Anadoluya hicretine vesile oldu.

 

 

Ardindan meshur eseri “Çolpan Yildizi” ni kaleme aldi. Bu eserinde de Rusya’nin esaret altinda tuttugu Müslümanlara yaptigi zulümler anlatilmaktaydi. Bu risale de gizli yolardan Rusyaya sokuldu ve büyük ilgi gördü.

 

 

Istanbul’da bulundugu iki sene zarfinda bir yandan kimizcilik(Kisrak sütünden yapilan içecek) ve ziraatçilik yaparak geçimini temin ederken öte yandan esaret altindaki soydaslari için yapacaklarini planliyordu. 1896’da Avrupa’ya gitti. Isviçre’de tanistigi Rus sosyalistlerine Rusya’daki Müslümanlarin sorunlarini anlatti ve yardimlarini talep etti. Bilindigi gibi, sosyalistler 1925’lerde dizginleri iyice ellerine alincaya kadar baris ve özgürlük havarisi görünüp daha sonra da Çarlik Rusyasini mumla aratmislardir.

 

SEYYAH-I ALEM

 

Abdürresid Ibrahim, 1897 Nisaninda üç sene sürecek ilk büyük seyahatina basladi. Bu seyahatina baslamasina istibdad döneminin vehham (çok vehimli) idaresinin onun faaliyetlerinden tedirgin olmasinin da payi vardir. Safahat sairi bunu söyle dillendirir:***

 

“Bir zamanlar yine Istanbul’a gelmistim ben.

 

Hale baktikça fakat ümmetin âtisinden

 

Pek derin ye’se düsüp Rusya’ya geçtim tekrar.

 

Geçmeseydim edeceklerdi ya zaten icbar!

 

Sigmiyor en büyük endazeye (ölçüye) isler artik;

 

Saltanat namina, din namina bin maskaralik.

Ne felaket, ne rezaletti o devrin hali!

Basta bir kukla, bütün milletin istikbali,

Iki üç kuklacinin keyfine mahkum olmus;

Bir siyaset ki, didiklerdi eminim Karakus!”

 

Istibdat döneminin uygulamalari onda da Abdülhamid Han’a karsi olumsuz düsüncelerin gelismesine sebeb olmustur. Hatiralarinda yer yer bunu görüyoruz.

 

 

Mesela bir yerde söyle diyor: “Abdülhamid Han hazretlerinin korktuklari bir sey varsa, tahttan indirilme meselesiydi. Hatta “hal” manasini andirdigi için Kunut duasinda okunan “ve nahleu” kelimesini okudukça tüyleri ürperirmis. Hatta bir zamanlar o kelimenin Kunut duasindan silinmesi hakkinda düsündügü de meshurdur. Sonunda basina geldi.”

 

 

Yine “ Abdülhamid Müslümanlarin hürmetini kirdi. Ne çare, Müslümanlarin kötü bir ameliyesidir. Lakin insaallah bundan sonra öyle olmaz ümidindeyim” gibi ifadelerine katilamayacagiz. Ama onu ve digerlerini hakli çikartacak ve kraldan çok kralci takiminin yaptiklari da ortadadir. Bu konuda degerli bir mütefekkirimiz söyle diyor: “Abdülhamid cennet mekan döneminde o mabeyndeki (padisahin yakinlarindaki) gammazlamadan nasibini almayan insan yoktur. Ve Abdülhamid’i seven hiçbir aydin yoktur.”

 

…Seyyah-i sehirimiz Istanbul’dan ayrilarak Misir, Hicaz, Filistin, Italya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Yugoslavya, Bati Rusya, Kafkasya, Bati ve Dogu Türkistan, Yedisu vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolasip çesitli temaslarda bulunarak Tara’ya geldi. Böylece ümmet-i merhumenin (acinacak ümmet) durumunu yakindan inceleme imkani buldu…

 

Mehmed Akif, “Süleymaniye Kürsünde” adli enfes siirinde onu söyle konusturur:

 

 

“Sarki bastanbasa yillarca dolastim, gezdim;

 

 

Hem de oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!

Bu Arapmis, bu Acemmis, bu Tatarmis demedim;

Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.”

 

Tara’da bir müddet kaldiktan sonra Japonya’ya geldi. Kisa bir müddet kaldiktan sonra 1900 yilinin sonlarinda Petersburg’a döndü. Burada Mirat adli bir dergi çikardi. Ona göre basin medeniyetteki insanlar için kürsülerin en yüksegi idi. Artik fikirlerin çarpisacagi bir asra giriliyordu. Hatiratinda bunu söyle ifade eder. “Bundan sonra Avrupa’da kiliç fetihleri degil, siyaset fetihleri devri baslayacaktir.”

 

 

JAPONYA

 

1902-1903 yillari arasinda onu tekrar Japonya’da görüyoruz. Abdürresid Ibrahim Uzak Dogu’nun bu parlayan yildizina çok ehemmiyet veriyordu. Ona göre bu cografyanin Bati esaret ve zulmünden kurtulmasi Japonya’nin süpergüç olmasindan geçiyordu. Ahlaken “Müslüman” olan bu millette Islamiyetin kisa zamanda inkisaf edecegini ümid ediyordu:

 

“Sorunuz simdi de Japonlar nasil millettir?

Onu tasvire zafer-yâb (amacina ulasan) olamam hayrettir.

Su kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,

Ruh-u feyyazi yayilmis yalniz sekli: Buda.

Siz gidin saffet-i Islam’i Japonlarda görün.

 

O küçük boylu, büyük milletin efradi bugün.

 

Müslümanliktaki erkan-i siyanette ferid.

Müslüman denmek için eksigi ancak tevhid.”

 

“Müslümanlik sanirim parlayacaktir orada

Sâde, Osmanlilarin gayreti lazim arada.”

 

Mesela “Japonya’da aylarca dolastigim halde bir sarhosa rastlayamamistim” demektedir. Yine verdigi bilgilere göre 1905- Rus–Japon harbinde Japonlarin savasi kazanma sebebleri sunlardir:

 

 

1-Ruslarda rüsvet pek çok, Japonlarda hiç yok.

 

 

2-Ruslar hep kuvvetle savasir, Japonlar ise akil ile, tedbirle savasiyorlar.

 

 

3-Ruslarda ahlak çok bozulmus. Ahlak düskünü bir millet savasamaz.

 

 

4-Japonlar çok çaliskan ve idealist bir kavim.

5- Izzet-i nefislerine çok düskün bir millet. Mesela Ruslar harp boyunca bir tek Japon’u esir alamazken, kendileri 75 bin esir vermis.

 

 

Hatiratinda söyle demekten kendini alamaz: “Dünyada hiç nam ve sani olmayan ufacik bir kavmin bütün yeryüzünde mevcut insanlari titretircesine meydana çikmasi hiçbir zaman hatirdan çikmayacak harikadir.”

 

 

Japonya ile adi adeta özdeslesen ve bu ülkede ilk Islam tohumlarini atan Abdüresid Ibrahim, 1884 senesinde ziyaret ettigi devrin padisahi Sultan Abdülhamid’e bir mektup yazarak Japonya’da Islamin yayilmasi için devlet-i âliyenin destegini istiyordu. Fethi Okyar’in naklettigine göre Sultan bu konuda söyle demektedir: “Japonlarin Ruslara karsi kazandiklari zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyaret geldi. Imparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden Islam dininin muhtevasini, iman esaslarini, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardi, orada Islamiyeti yaymayi mukaddes vazife sayan Abdürresid Ibrahim isimli, asli Kazan’li olan bir Müslüman aliminden mektup almis, Japonya’da Islam’i tâmim (yayma) hareketine yardimci olmam istenmisti. Islam aleminin halifesi idim, bir tarafta daima iftihar ettigim ve hizmetkari olmaya çalistigim bu âli vazife, diger taraftan ruhumda bu mahiyette serefli hizmete duydugum hasretle, mümkün olan herseyi yaptim. Fakat bu yardim daha çok maddi sahada kaldi. Çünkü Abdürresid Ibrahim bizim din adamlarimizdan baska hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça’dan baska Rusça ve Japonca biliyordu. Kirk yasindan sonra Fransizca ve Latinceyi ögrendigini yazmisti.”

 

Japonya’da Rus karsiti faaliyetlere girismesi üzerine Rus hükümetinin ricasi sonucu Japonya’dan ayrilmasi istendi. Istanbul’a geldiyse de(1904) Rus hükümetinin Osmanli nezdindeki girisimleri neticesi tutuklanarak, Moskof yetkililere teslim edildi ve Odessa’ya götürülüp, hapsedildi. Iki hafta kadar hapis kaldiysa da, Rusya Türklerinin büyük baskisi sonucu serbest birakildi.

 

NESRIYAT HIZMETLERI

 

Hapisten tahliye olduktan sonra Petersburg’a yerlesti. Rus hakimiyetindeki Türkler arasinda siyasi ve dini bir birlik kurmak amaciyla Ülfet adli bir dergi çikardi. Ülfet bütün Rusya’da büyük bir ilgiye mazhar oldu, hatta Türkistan’da gördügü asiri alaka yüzünden polis kayitlarina “zararli nesriyat” olarak geçti. Ülfet Türkçe yayin yapiyordu ve Osmanli Türkleri ile Rusya Müslüman Türk boylari arasinda bir dil bagi islevi de görüyordu.

 

 

85. sayisinda Rus hükümeti tarafindan kapatilan dergi, dini meselelere agirlik verdigi için medrese talebeleri tarafindan da büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.

 

Ülfet’e olan teveccüh Tilmiz’i dogurdu. Tilmiz mecmuasi Arapça yayin yapiyordu. 1906’da basladigi yayin hayatina Rus idaresi 1907’de son verdi. Bu mecmuanin çikmasindan amaç da; Türkçe bilmeyen Kafkas Müslümanlari gibi kardeslerimizle ortak bir lisanda birlesmek ve onlari da dünya Müslümanlarinin durumundan haberdar etmekti.

 

Ülfet ve Tilmiz’in ardi ardina kapatilmasi da Abdürresid Efendi’yi yildirmadi ve Kazak sivesiyle yayin tapan Serke’yi çikardi.

 

Safahat’ta bu hizmetleri kendi dilinden söyle anlatilir:

 

“Evvela gizlice bir matbaa tesis ettim.

 

 

Bes on öksüz bularak basmacilik ögrettim.

 

 

Kalemim çok pürüzlüydü, fakat çaresi ne?

 

 

Sonra, bilmem kimin üslubu avamin nesine!

 

 

Dilimin döndügü siveyle bütün gün yazdim;

 

 

Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdim.

 

 

Usta, asarini (eserlerini) verdikçe çocuklar basti;

 

 

Alti ay geçti, bizim matbaanin çikti adi.

 

 

Gögsü imanli bes on tane fedai gelerek,

 

 

Dediler; “Sen ne basarsan, onu tevzi edecek (dagitacak)

 

 

Vasitan iste biziz, korkulacak sey yoktur…

 

 

Para lazimsa da bildir ki, verenler bulunur.”

Bir cerideyle (dergiyle) hemen baslayiverdim vaaza.

 

 

Zaten en baslica yol halki budur ikaza.”

 

Diger yandan halkin destegi ile büyük bir egitim seferberligi de baslamistir:

 

“Parasizlikti bidayette (baslangiçta) isin korkulusu

Agniya(zenginler) altini bezletti (çogaltti), etekler dolusu.

Açtik oldukça güzel medreseler, mektepler.

Okuyup yazmayi tamime (yaymaya) çalistik yer yer.

Tatarin yüzde bugün altmisi hakkiyla okur.

Ruslarin halbuki nispetleri gayet dûndur (asagidadir) .”

 

SURA

1905 yilina gelinirken artik Rus çarligi çatirdama sinyallerini vermeye baslamisti. Japon yenilgisi, ardindan basarisiz ihtilal girisimi Petersburg’un demir pençesini gevsetmesi gerektigini göstermisti. Bu suni hürriyet teneffüsünden her kavim gibi Rusya Müslümanlari da yararlanmak istediler ve haklarini aramaya basladilar. Bu girisimlerin de basini yine Kadi Abdürresid çekiyordu.

 

Ilk önce bir araya gelinmeliydi. Müslümanlarin münevver (aydin) kesimi ve zengin tabakanin katilimiyla Mekerce’de(Nijni Novgorod) büyük bir toplanti yapilmasi kararlastirildiysa da, Rus yetkililer buna izin vermedi. Ama Abdürresid Efendi yilacak, vazgeçecek gibi degildi. Yine onun teklifiyle bu toplanti gizlice Oka nehrinde, kiralanmis bir gemide yapildi. Burada, Rusya’daki Müslümanlarin bir çati altinda meselelerinin müzakere edilmesi ve savunulmasi fikri kabul edildi. Abdürresid Ibrahim Petersburg’a döndügünde derhal “Bin Üç Yüz Senelik Nazra” adli eserini nesretti. Bu eserinde Müslümanlarin birlik olmalarinin ehemmiyeti dile getirilmisti.

 

13 Ocak 1906’da ikinci toplanti gerçeklestirildi ve Abdürresid Efendinin hazirladigi “ittifak nizamnamesi” oy birligince kabul edildi. Öte yandan yine onun öncülügünde Rusya Müslümanlarinin Muhtariyet(Özerklik) meselesi gündeme getirildi. Bu fikir Rus meclisi Duma’daki Müslüman milletvekilleri vesilesi ile her yer ve her vasatta dile getirilmeye basladi. Abdürresid Ibrahim bu konudaki görüslerini kaleme aldigi “Aftonomiya” risalesinde açikça dile getirdi.

Ancak, dedigimiz gibi hürriyet ortami kisa sürdü. Istibdat geri dönmüstü.Yeniden baski idaresine dönülünce bir çok Müslüman aydin solugu hapiste ve sürgünde aldi. Abdürresid Ibrahim’in dergileri kapatildi ve Rusya’da kalmak can güvenligi için tehdit olusturmaya basladi. Bunun üzerine Rusya’dan ayrilmaya karar verdi:

 

 

“Iste biz böyle didinmekte, çalismakta iken.

 

 

Bir sabah üç tanidik, seslenerek pencereden,

 

 

Dediler: “Simdi hükümet basacak matbaani…

 

 

Durmanin vakti degildir. Hadi kaldir tabani.”

 

 

Bir isaretle çocuklar çekilip ta geriye,

 

 

Daldilar hepsi birer sesleri çikmaz delige.

 

 

Onlarin nevbeti geçmis, sira gelmisti bana.

 

 

Yolu tuttum, yalnizca dogruca Türkistan’a.”

 

 

IKINCI BÜYÜK SEYAHAT(1907-1910)

 

 

 

TÜRKISTAN

 

Böylece Abdürresid Ibrahim Efendi üç sene sürecek büyük yolculuguna basliyordu. Ama bu bir alelade seyahat degildi. Bu, Islam aleminin sorunlarini, ümmetin durumunu vicdani devamli o ümmet için atan bir müminin yerinde gözlemlemesi, tarihe sahitligi idi. Bu bereketli seyahat çok sükür kendisi tarafindan kaleme alinarak bize ulasmis bulunuyor. Okumayanlarin ilk elde hemen okumalarini salik verecegimiz bu nefis hatirat “Alem-i Islam” adiyla nesredilmis ve Kadi Abdürresid’in en bas eseri olarak taninmistir.

 

Mehmed Akif, Sirat-i Müstakim’de yayinlanan “Gayet Mühim Bir Eser” baslikli bir yazisinda bu kiymetli eser hakkinda sunlari yaziyor: “Ben çoktan beri bu kadar samimî, bu kadar müfîd (faydali) lâkin bu kadar müessir (tesirli) kitap okudugumu hatirlamiyorum. Araplar “Söz ruhtan çikarsa ruha girer; agizdan çikarsa kulagin hududunu asmaz.” derler ki ne kadar dogrudur! Bakilsa Abdürresid’in yazisinda hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatin, hiç bir inceligin ruhta husule getiremeyecegi teessürati bu tabiî, samîmi sözler ani bir surette hâsil ediyorlar (olusturuyorlar) .” (Not: Bulabilenlerin Islam harfleri ile olan baskisini okumalarini, yoksa Isaret Yayinlari tarafindan sayin Ertugrul Özalp beyin editörlügünde gerçeklesen enfes baskisini tavsiye ederim. Mehmed Paksu’nun sadelestirerek 1987’de Yeni Asya yayinevince yapilan baskisini tavsiye etmiyoruz. Çünkü yanlis sadelestirmeler ve atlamalar var.)

1907 sonlarinda Bati Türkistan sehirlerini dolasti ve ahalinin durumuna yakinen sahid oldu. Durum içler acisiydi:

 

“Sormayin gördügüm alemleri hiç söylemeyeyim;

 

 

Yâdi temkinimi sarsar da kan aglar yüregim.

 

 

O Buhara! O mübarek, muazzam toprak.

 

 

Zilletin koynuna girmis uyuyor müstagrak.

 

 

Ibn-i Sinalari yüzlerce dogurmus o iklim,

 

 

Tek çocuk vermiyor agusuna ilmin ne akim.

 

 

O rasadhane-i dünya, o Semerkand’i bile.

 

 

Öyle dalmis ki hurufata mazisiyle;

 

 

Ay tutulmus, “Kovalim seytani kalkin!” diyerek,

 

 

Dümbelek çalmada binlerce kadin, kiz, erkek!

 

 

Bu havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,

 

 

Daha salgin, daha dehsetli…Umumen ahlak.

 

 

Çok bozuk az gelecek namütenahi düskün.

 

 

Öyle murdarini görmekteki insan fuhsun.

 

 

Birakin, söyleyemez, mevkiimiz camidir.

 

 

Baska yer olsa da, tafsile hâyâ manidir.

 

 

Ya taassuplari? Hiç sorma nasil maskaraca.

 

 

O, uzun hirkasinin yenleri yerlerde hoca,

Hem bakarsin esi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)

Hem ne söylersen olur dini hemen rencide.

Milletin hayri için ne düsünsen; bidat.

Ser’i tagyir ile, terzil ise-hasa- sünnet.

Ne Huda’dan sikilirlar, ne de Peygamberden.

Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden.

Çekecek memleketin hali ne olmaz? Düsünün!

 

 

Sayisiz medrese var gerçi Buhara’da bugün.

 

 

Okunandan ne haber? On para etmez fenler,

Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer.”

 

Ama seyyahimiz bütün bütün ümitsiz degildi, gençlerde bir uyanma baslamisti. Ne yazik ki bu bir fecr-i kazibti. (yalanci safak)  Ve sanki merhum bunu takip eden ve 70-80 sene sonra O mübarek Maveraünnehir (Ceyhun irmaginin dogusunda kalan ülkeler) topraklarinda, anayurdumuzda dogacak fecr-i sadiki (dogru safak) müjdeliyor, oralara el verecek yigitleri tebrik ediyordu;

 

 

 

 

 

“Su kadar var ki sebâbinda(gençlerinde) ufak bir gayret

 

 

Baslamis…Bir gün olup parlayacaktir elbet.

 

 

O zaman iste su toprak yeniden islenerek,

 

 

Bu filizler gibi binler fidan besleyecek!”

 

Abdürresid Efendi Bati ve Dogu Türkistan’i kapsayan bu bir senelik seyahatinde bir taraftan ileri gelen kimselerle görüserek Rus hükümetine karsi ortak hareket edilmesi için ugrasiyor, öte taraftan da medreselerin islahi ve usul-i cedit (yeni usul) mekteplerinin kurulmasi için çalisiyordu. Memleketi Tara’ya döndükten kisa bir süre sonra ailesini alarak Kazan sehrine yerlestirdi. Kazan’da hemen siyasi faaliyetlere baslayarak Dördüncü Müslüman kongresinin toplanmasi için hazirliklara giristi. Yine gizlice bir gemide gerçeklesen toplantida egitimle alakali bir komite olusturularak ögretmenlik yasina gelmis Kazan bölgesindeki gençlerin Istanbul’a gönderilerek egitim almalari kararlastirildi. Bu sayede bir çok genç Türkiye’ye gelmistir.

 

 

 

 

 

1908 Eylülünde seyahatinin kalan kismini tamamlamak üzere Kazan’dan yola çikti. Seyahate çikisini söyle anlatmaktadir; “Önümde bir giden, arkamda bir çeken yok idi, yalniz himmet kemerini bele baglayarak, tevekkül asâsini ele aldim. Yalniz ilâ-yi kelimetullah (Allah adini yüceltme) halis niyetiyle, Allah ipine sarilma fikrini tervic ve takviye mukaddes emeli ugruna çoluk çocugumu ve mini mini cigerparelerim olan masumlarimi Allah’a emanet ederek yola çiktim.”

 

 

 

 

 

M. Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde onun fedakarlik ve feragatini (tok gözlülük) söyle anlatiyor: “Abdürresid Ibrahim Filipinlere Müslümanligi götürürken, bilmem nereye Müslümanligi götürürken, -Bediüzzaman’in arkadasidir-söyle diyor: “Araba ile oraya dogru ayrilirken 5 – 6 yasinda kizim faytonda benimle beraberdi. Kazan’dan herhalde ayrildik. Kiz yüzüme bakti. Dolu dolu gözleri ile ” baba, ne zaman döneceksin? diyordu. Ben “belki yakinda” diyordum ama, fakat içimde de dogru olmayan bu sözü söylerken bir burukluk yasiyordum. Çünkü katiyen bir daha geriye dönmeyi düsünmüyordum. Ben Hz. Muhammed’in dili olmayi düsünüyor, Kur’an’in bir dili olmayi düsünüyordum. ”

 

 

 

 

 

JAPONYA

 

 

Sibirya üzerinden Mogolistan- Mançurya’ya geçerek basladigi yolculuk Buradan gemi yolculugu ile Japonya’ya uzandi. Eserinin büyük kismin Japonya’ya ayrilmistir. O Japon milletine hayran olmustu:

 

 

 

 

 

“Dogruluk, ahde vefa, va’de sadakat, sefkat;

 

 

Acizin hakkini I’lâya (yükseltmeye)samimi gayret;

 

 

En ufak seyle kanaat, çoga kudret varken;

Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;

Kimsenin irzina, namusuna yan bakmayarak,

 

 

Yedi kat ellerin evladini kardes tanimak;

 

 

Öleceksin! denilen noktada merdane sebat;

Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat,

Ihtirasat-i hususiyyeyi söyletmeyerek,

Nef-i sahsiyi (özel çikarini) umumunkine kurban etmek…

Daha bunlar gibi çok nadire gördüm orada.

Ademin en temiz ahfadina (torunlarina) malik bir ada.

Medeniyyet girebilmis yaliniz fenniyle…

O da sahiplerinin lahik olan (yetisen) izniyle.

Dikilip sahile binlerce basiret, iman;

 

 

Ne kadar maskaralik varsa kovulmus kapidan!

 

 

Garbin esyasi, eger kiymeti haizse yürür;

 

 

Moda seklinde gelen seyyie (kabahat) gümrükte çürür!

Gece gündüz açik evler, kapilar mandalsiz;

Herkesin sandigi meydanda, bilinmez hirsiz.

Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde…

Togo(*)’nun umdugunuz tavri mi vardir? Nerde!

“Gidelim!” der, götürür! Sonra gelip ta yanima;

Çay bosaltirdi ben içtikçe hemen fincanima.

Müslümanlik sanirim parlayacaktir orda;

Sade Osmanlilarin gayreti lazim arada.

Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,

Ulema (alimler), vahy-i Ilahiyi mi bilmem, bekler?

 

Bediüzzaman hazretleri de “Divan-i Harbi Örfi – Sikiyönetimli Savas Meclisi” adli saheserinde ayni meseleye parmak basar; “Kesb-i medeniyette (medeniyet elde etmekte) Japonlara iktida (uymak) bize lâzimdir ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin mâye-i bekasi (varliginin temeli) olan âdât-i milliyelerini (milli adetlerini) muhafaza ettiler.”

 

Tabii burada sunu belirtmekte fayda var; Japonya’nin bu hali 1910 seneleridir. Maalesef Ikinci Dünya Savasinin galipleri bu ülkeyi isgal ederken kökleri ile birlikte isgal etmislerdir. Her türlü melanetleri ile bu temiz insanlari delik desik birakmislardir. Onun için bir büyügümüz hakli olarak söyle demektedir: “Amerikan düsmanligi, milliyetçilik duygusu ve ezilmislik hissinin esas alinarak gerçeklestirilen Japon hamlesi, katiyen uzun ömürlü olamaz. Çünkü, ister siyasî, ister ekonomik, isterse kültürel olsun, her türlü kalkinmanin uzun ömürlü olmasi, saglam temeller üzerine kurulmasina baglidir. Halbûki, Japon kalkinmasinda kalici esaslar degil, reaksiyoner çikislar hakimdir.

 

 

 

 

 

Nitekim, Bati bugün Japonya’ya fuhustan tutun da, içki ve kumara kadar her türlü melanet ve sefahati sokmus durumda. Daha baska ülkeler gibi, Bati’nin bu oyununa düsmüs ve mozaigi delik-desik olmus bulunan Japon saltanatinin uzun ömürlü olmasi herhalde düsünülemez.”

 

 

 

 

 

Abdürresid Ibrahim kaldigi süre boyunca Japonya’da büyük alakaya mazhar oldu. Japon imparatorluk ailesi ile yakin dostluk kurdu. Japon egitim sistemini yakindan inceledi. Bir çok cemiyet ve serefine verilen ziyafetlere katildi. Düzenlenen toplanti ve konferanslara istirak etti. Meramini anlatacak kadar Japonca ögrendi. Islam hakkinda Misyonerler tarafindan yayilan yanlis kanaatleri tashih etti. Japon gazeteleri bu konusma ve konferanslari ertesi gün okuyucularina aktardigindan hayranlari gittikçe artti. Ilk önce bir kisim üst düzey Japon diplomatlar Islam’la sereflendi. Onlarin da gayretleri ile Abdürresid Ibrahim “Asya Gi Kay” adli dernegi kurdu. Bu dernegin amaci Uzakdogu halklari arasinda dayanisma ve yardimlasma ve Islami davet idi. Baskanligina da eski bir Samuray olan ve Islam’a girerek Ebubekir adini alan Japon diplomat Ohara getirildi.

 

 

 

 

 

Dernek Daito isimli bir de brosür çikarmaya basladi. Öte yandan Tokyo’da bir cami için arsa alinarak yapimina baslandi. Bunlar Japonya’daki ilk Islam kivilcimlariydi.

 

 

 

 

 

KORE

 

 

Seyyahimiz içinden hiç gelmese de plani geregi Japonya’dan ayrilmak zorunda kaldi. Bindigi gemi 19.06.1909’da Kore’nin Pusan limanina vardi. Pusan kasabasinda yasadigi bir ilginç hatirayi burada derc etmek (eklemek) istiyorum. Yalniz burada su hususa dikkat çekmek gerekiyor; Sark insanlari umumiyet itibariyla duygusal, mert, misafirperver, cesur, izzet-i nefs sahibi insanlardir. Bu topraklarda akildan ziyade kalp hakimdir. Ve bati medeniyeti senaat ve denaatleri (alçaklik ve fenalik) ile giremedigi müddetçe de bu saf doku bozulmadan yüzlerce sene kalabilmistir. Mesela Abdürresid Efendinin izahatina göre “Eskiden Bir Koreli katiyen yalan söylemezmis. Hatta bir adamin yalan söyledigi ortaya çikarsa babasi evlatliktan çikarirlarmis. Fuhus eskiden hiç yokken bu on sene içinde o da baslamis ve ilerlemis.” Insan bunun gibi seyleri duyunca bir düsünürün su sözünü hatirlamadan edemiyor: “Insanligin en büyük düsmanlari Avrupa’dan çikmistir.” Elhak dogru bir sözdür…

 

 

 

 

 

Söyle diyor merhum seyyahimiz; “Kayikçi bizi vapurdan karaya götürdü. Ufak para bulunmadigindan tabii olarak yarim yen verdim. Kayikçi bizim parayi aldi, bir tarafa gitti. Ben dikkate almadim. Hepsi alti kurus bir para. Gümrükten esyalarimizi topladigim gibi rikse(Insanin çektigi bir ulasim araci) ile tren istasyonuna gittik. Trenin hareketine vakit varmis. Biz de biraz yemek filan yeyelim diyerek orada bulunan Japon misafirhanesine girdik. Misafirhaneden çiktigim zaman fukara bir adam bize dört kurus kadar para veriyor. Dedim; “Bu ne parasi?” “Kayikçiya elli sin vermissiniz, onun fazlasi” Iste fitri terbiye. Avrupalilarin vahsi ve barbar tabir ettikleri sarkta (doguda) neler var? Bir kere ehemmiyetsiz bir para sonrada o gümrük sahilinden trene kadar yirmi dakikalik bir mesafe. Kim arayacak, kim bulacak? Fakat Sark terbiyesi kul hakkina baska gözle bakar.”

 

 

 

 

 

ÇIN

 

 

Kore’de bir hafta kalan Abdürresid Ibrahim oradan trenle Çin’e yöneldi. Oradaki bazi izlenimleri söyle; “Bugün bütün Çin’de-Türkistan Çin’i, Kansu, Sansi vilayetleri müstesna olarak- Islam’in yalniz adi kalmis.” Maalesef Asr-i Saadetten hemen sonra Islamla tanismasina karsin yüzyillarin getirdigi ilgisizlik ve kopukluk bu topraklari Islam’dan hayli uzaklastirmis, Çin dinleri ile karisik bir hale getirmis. “Islam tarihlerinde Çin Müslümanlari hakkinda hiçbir sekilde malumat yoktur. Zaten biz Müslümanlar öyle bir hale gelmisiz, ne mazimiz (geçmisimiz) malum, ne halimiz, ne istikbalimiz (gelecegimiz) .”

 

 

 

 

 

Bir de ayni ifadeleri Safahat’tan takip edelim;

 

 

 

 

 

“Çin’de, Mançurya’da din bir gelenek baska degil.

 

 

Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil.

 

Acaba meyl-i teali (gelisme arzusu) ne demek onlarca

“Böyle gördük dedemizden” sesi milyonlarca

 

Kafadan ayni tehevvürle (düsüncesiz hareket) bakarsin çikiyor.

Ars-i âmali bu söz tâ temelinden yikiyor.

 

Görenek hem yalniz Çin’de mi salgin nerde

Hep Musab (ugramis) alem-i Islam o amansiz derde.

 

Getirin magrib-i Asya’dan bir Müslümani

 

 

Bir de Çin surunun altinda uzanmis yatani.

 

 

 

 

 

Dinleyin her birinin ruhunu, mutlak gelecek

 

 

Böyle gördük dedemizden sesi titrek titrek.

 

 

 

 

 

Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud (kabul edilmemis) .

 

 

Acaba saha-i tatbiki neden nâ mahdud (sinirsiz)

 

 

 

 

 

Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet bilseydik.

 

 

Çare yok göstermezdik bu kadar sersemlik.”

 

Çin’de namazlar bile bir acayip hale gelmistir; “Ah o biçare namazda okunan hutbe! Ben önce zannettim ki hutbeyi Çin lisaniyla okuyor da anlamiyorum. Sonra dikkat ettim, meger Arapça okuyormus. Sonra namaza kalktik. Burada okunan Fatiha, neuzu billah. Çok aci haller. Fatiha’nin tamamindan “Alemin” ile “nestein” anlasilabiliyor.”

 

 

 

 

 

“Fatiha, öyle Fatiha ki insanin tüyleri ürperir. O mübarek Fatiha suresi agliyordu. Neyse o gece zaten yorulmus bulunuyordum. Uzun bir düsünce ile yattim. Uydum, bütün rüyalarim mübarek Fatiha suresi üzerinde geçti. Ah! Biçare Islamiyet, neler gelmis basina? Milyonlarca Müslüman ne halde bulunuyor? Bunlari düsünen rahat uyur mu?”

 

Isin daha acikli tarafi bir Çinli Mollaya dedikleridir; “Çin’de ulema içinde sizden daha muktedir, sizden daha çok laf anlar bir adam görmedim. Ama ne yazik ki sizin de okuyusunuzla namaz caiz olacak kadar degildir. Siz Ibrahim Halebi’nin Zellet’ül Kâri (okuyucu hatalari) meselesini bir kere daha iyice mütalaa ediniz. Kendi namazinizin caiz olmadigina kendiniz fetva verirsiniz.”

 

 

 

 

 

“Bu havalidekiler pek yaya kalmis dince

 

 

Öyle Kur’an okurlar ki sanirsin Çince.

 

 

 

 

 

Bütün adetleri ayin-i Mecusiye (atesperest ayini) karib (yakin) .

 

 

Bir sehadet getirirler o da oldukça garib.”

 

Tabii bu yozlasmis telakki ile kadinlarda tesettür kalkmis, kiyafetler Budistlere benzemis, uyusturucu iptila seklinde yayilmis, pislik almis basini gitmis. O derece ki Pekin’in pisligi için Abdürresid Ibrahim’in su tespiti manidar; “ Bizim Istanbul’un en pis caddesi Pekin’in en temiz caddelerinden daha temizdir.” Tabii bu yirminci asrin baslarindaki Çin’in bir fotografi…

 

 

 

 

 

Bir de Zavalli Çin halkinin Ingiliz, Fransiz Alman ortak güçlerince 1900 senesinde elim bir seklinde katliamina da deginmek gerekiyor. Batili “hümanist” dostlarimizin yaptiklarini devamli hatirda tutmak gerekiyor zira: “1900 senesinde Plâgovisçiki’de suçsuz Çinlileri Amur nehrine döktüler. Kiz ve erkek çocuklarini, hatta hamile ve emzikli kadinlari karninda ve kucaginda bulunan çocuklariyla beraber sürü sürü Amur nehrine attilar. Amur nehri üzerinde 3 km kadar bir mesafe insan cesedinden köprü haline gelmisti.” Bravo dogrusu su batililara. Bir de “yavuz hirsiz” misali üste çikmalari ve bizdeki batici entel cücelere ve saf halk yiginlarina yutturmalari yok mu?…

 

 

 

 

 

OSMANLI SEVGISI

 

 

Seyyahimiz gezdigi yerlerin hepsinde Osmanliya ve hilafete büyük bir baglilik görür: “O da gariptir ki Müslümanlar her nerede olurlarsa olsunlar, hep Osmanlilarin meftunu (asik) ve dostu olup, hep kendi aralarinda Osmanlidan birkaç tüccari görmek arzusunda bulunuyorlardi.”

 

 

 

 

 

“Yaliniz hepsi de hürmetle anar naminizi

 

 

Hiç unutmam, sarilip hirkama bir Çinli kizi

 

 

 

 

 

Ne diyor anlamadim, söyledi bir çok seyler

 

 

Sonra meyus (üzüntülü) olarak agladi, biçare meger

 

 

 

 

 

Bana sultani sorarmis da “nasildir?” dermis.

 

 

Yol yakin olsa imis, gelmeyi isterlermis.”

 

 

 

 

 

Maalesef ne Osmanli ne de Cumhuriyet devlet ricali (adamlari) bu büyük destegi görebilmislerdir. Zira çogu bati sarabiyla sarhos bu insanlarin önlerini görmeleri zordur. Nerde kaldi onu görmek…Bakin Osmanli konsolosluklarinin haline: “Osmanli konsolosluklarinda ne oruç tutan var, ne namaz kilan var.”

 

 

 

 

 

HINT ALT KITASI

 

 

Abdürresid Ibrahim 7 Agustos 1909 tarihinde Singapur’a vardi. Bura halki da kendisini büyük bir cosku ile karsiladilar. Adada bulundugu müddetçe Müslümanlara ittihad-i Islam (islam birligi) agirlikli vaazlar ve sohbetler yapti, onlari uyuduklari uykudan uyandirmak istedi. Sii ve Sünni Müslümanlara yönelik su ikazi hepimiz için biraz durup düsünmeyi gerektirmiyor mu?: “ Bin üç yüz sene önce geçmis adamlara lanet okuyacagimiza bu saat bizim hayatimiza taarruz etmekte olanlara hiç olmazsa “ne yapiyorsunuz? ” dersek daha münasip olmaz mi?”

 

 

 

 

 

“Bin üç yüz sene önce vefat etmisleri biz diriltemeyecegiz. O geçti. Oradan bahsedersek birbirimizin kalbini rencide etmekten baska bir netice vermez. Bugünkü ihtiyaçlarimizi düsünelim. Ve büyük düsmanlarimiza karsi simdiki halimizi ve gelecegimizi düsünelim.”

 

 

 

 

 

Singapur’da parasi bittigi için yolculuguna devam edemiyordu. Ama durumu fark eden Müslümanlar biletini alarak onu Hindistan’a trenle yolcu ettiler.

 

 

 

 

 

Hind alt kitasi o siralar Islam’in en büyük düsmani Ingilizler tarafindan idare ediliyordu.Abdürresid Ibrahim bu durumu söyle açikliyor: “Hindistan’da Ingiliz zulmü tahammül edilecek gibi degildir.”

 

 

 

 

 

Yine su tespiti önemli; “Ingiltere devletinin elinde bulundurdugu arazinin bütün mahsulü sizin bildiginiz gibi, yirminci asirda bundan yüz sene önceki mahsulüne nispeten yariya düsmüstür. Hiç süphe etmeyiniz, Ingiltere devleti Hindistan’i harap etmek için yaratilmis çekirgedir dersem hata degildir.”

 

 

 

 

 

Ingilizler bu topraklari sömürmekle kalmamis Kadiyanilik ve emsali bir çok haserenin türemesine de zemin hazirlamislardir. “Hindistan esasen mezhep yuvasidir” ve “Hindistan’da Ingilizlerin paralarini kuvveti ile meydana gelmis yeni yeni mezhepler pek çok olup hepsinden birer numune de Bombay’da bulunur.”

 

 

 

 

 

Gerçi “Hintliler eskiden beri esarete aliskin bir millettir. Ingiltere hükümeti ne kadar zulmederse eder,bir Hindli yine ses çikarmaz.” “Hindliler bu zilleti tamamiyla kabul ediyorlar. Degil avami, belki Londra’da tahsil görmüs subaylari da aleni olarak tahkirleri oldugu gibi kabul ediyorlar. Ben bir iki subay ile görüsüp sordum: “Niçin size Ingiliz subaylari ellerini vermiyorlar? Ve niçin maaslariniz müsavi (ayni) degil? Buna nasil tahammül ediyorsunuz? Dedigimde ne cevap verirlerse begenirsiniz?: “Ingilizler sahiptir (efendi) ” cevabini veriyorlar.Biliyorsunuz ki, Hindistan’da ‘Sahip’ deme ‘efendi’ demektir. Bir Ingiliz kim olursa olsun, amele olsun, Hindlilere efendidir.”

 

 

 

 

 

Hindistan’da Ingilizlerin katliamlari da insani ürpertici cinsten. Sadece bir tanesine kisaca yer verelim. 1857’de Guvanpur sehrini topa tutarak otuz bin insani öldürmüsler; bir kismini diri diri Ganj nehrinde bogarak ve bir çok alimleri de yine diri diri gaz döküp ateste yakarak yok etmislerdir. Abdürresid Ibrahim anlatiyor: “ Silahsiz biçareleri evlerinden alarak takim takim biner adami birden topa tutmuslar. Bu vahsetleri icra ettikleri zaman medeni generaller kahkahalarla gülerlermis. Bilhassa büyük alimleri atese attiklari vakit generallerden birisi ellerini çirparak alkislar, bogula bogula güler, sesi çiktigi kadar bagira bagira çirpinir, adeta sevincinden çildirirmis. Ben ne zamanki o halleri gözleri ile gören ihtiyarlardan dinledimse, yarim asir sonra söylendigi halde o vahsetten kan aglamamak mümkün degildi. Hele Mevlevi Can Muhammed Sah Merheti Sahip cenaplarindan dinledigim zaman ister istemez gözlerimden yarim saat yas dökülmüstü. Kendileri yetmis bes, belki daha yasli, hem bembeyaz sakalla kafasini sallayarak: “Otuz bin adami zulmen öldürdüler, onlardan bin kisisi alimlerdi” dedigi zaman sakallarindan gözyaslari burçak burçak yuvarlaniyordu.”

 

 

 

 

 

Onun nihai görüsü söyledir-ki Istikbal fiilin onu tasdik etmistir-: “Hindistan’da hiç süphe yoktur ki, Ingilizlerin yerleri daha çok sarsilacaktir.”

 

 

 

 

 

Ingilizler Abdürresid Ibrahim gibi bir ismin bu topraklarda bulunmasindan son derece rahatsiz oldular, onu taciz ettiler, nezarete attilar, pesine casuslarini saldilar. Mesela bu casuslardan birisinin kendisini takibini söyle anlatir: “Gece yarisindan sonra saat üç siralarinda tren Bombay duragina geldigi zaman bizim haserat uyumakta idi. Ben de hemen vagondan indim. Yoluma devam ettim. Büyük cadde ile Islam mahallesine gitmekte iken kasaphane hizasinda haserat kosarak benim arkamdan yetisti. Sokak da gayet tenha. Beni tutacak olmustu. Orada bir yumruk yuvarladim. Bir daha, bir daha, o düdük çalarak geriye dogru yollandi. Ben orada Ömer Efendinin bulundugu Sahcihan oteline girdim. Artik bir daha ne o beni gördü, ne ben onu. Iste Ingilizlerin misafirperverligi.”

 

 

 

 

 

“Hindi bastan basa gezmekti muradim, lakin.

 

 

Nerde olsam beni takibi yüzünden polisin.

 

 

Takatim bitti de vazgeçmede muztar kaldim.

Kaldim amma yine her mahfile (toplanti yeri) az çok daldim.”

 

 

 

 

 

Hindistan’da daha fazla kalmasinin tehlike arz etmesi üzerine 7 Ekim 1909’da, yaninda Japon mühtedisi (hidayete ermis) Ömer Yamaoka oldugu halde Bombay’dan gemi ile Hicaz’a hareket etti…

 

 

 

 

 

ISTANBUL’A DÖNÜS

 

 

1910 yilinda Haccini ifa eden Abdürresid efendi Hicaz demiryolu ile Beyrut’a oradan da gemi ile Istanbul’a geldi. Hariciye nezaretine (Dis Isleri Bakanligina) Osmanli vatandasligina geçmek için bir dilekçe verdi. 1912’de Osmanli vatandasligina kabul edildi.

 

 

 

 

 

Istanbul’a geldikten sonra Sirat-i Müstakim dergisi idarehanesinin düzenledigi konferanslara katildi. Bursa ve Istanbul’da tertip edilen samimi konferanslarin konusu Alem-i Islam’in durumu idi. Çok yogun bir ilgiye mazhar olan bu dertlesmelerle ilgili Islam Sairi Mehmed Akif bey sunlari yaziyor: “Zaten hazretin meclisi de öyle degil mi? Binlerce huzzara (hazirda olanlar) karsi îrad ettigi hutbelerde memleketine mahsûs sive ile Istanbul sivesini mecz eyleyerek (birlestirerek), hiç bir parlak cümleden, mutantan bir terkîbden imdat istemeyerek gayet açik bir lisan ile yürüttügü mülâhazat (düsünceler) cemaati meshur ediyor (sihirliyor) ; namütenahi (durmadan) söylese insanin namütenahi dinleyecegi geliyor.”

 

 

 

 

 

Istanbul’da Sultanahmet, Ayasofya, Sehzadebasi camilerinde vaaz tarzinda yapilan bu konferanslara en az bes bin kisi istirak etmis, cemaat disarilara tasmistir. Bu konferanslarda Abdürresid bey halka “Sibiryali Meshur Seyyah-i Sehir” veya “Hatib-i Sehir” diye takdim ediliyordu. Akif bey bu konferanslardan birini siirlestirmis ve “Süleymaniye Kürsüsünde” adiyla nesretmistir. Bu siirinde Abdürresid Ibrahim’i söyle tavsif eder (vasiflandirir) :

 

 

 

 

 

“Kimdi kürsüdeki bir bilmedigim pir amma

 

 

Hiç de bigane degil kalbe o cazip sima.

 

 

Bembeyaz lihye-i pakiyle (temiz sakaliyla) beyaz destari n(sarigi)

 

 

O mehib (heybetli) alni, o pek munis olan didari (yüzü),

 

 

Her taraftan kusatip bedri (dolunay) saran hale gibi,

 

 

Ne sehamet (yigitlik), ne melahat (yüz güzelligi) veriyor ya Rabbi.

 

 

Hele gözler iki mihrak-i semavidir (gökten gelen yakici nokta) .

 

 

Bir suaiyla alevlendiriyor idraki.

 

 

Ah o gözlerden inen huzme-i nurânurun,

 

 

Bagli her târ-i füsunkarina (büyüleyici iplikgine) bin ruh-i zebun (aciz ruh) ”

 

 

 

 

 

Istanbul’da Sultanahmet civarinda bir eve yerlesen bu büyük dava adami yine bos durmadi. Tearüf-i Müslimin adiyla bir dergi çikardi. Adindan da anlasilacagi gibi bu dergide Müslümanlarin birbirini tanimasini, dertlerini ögrenmesini ve bir uhuvvetin (kardesligin) teessüsünü hedef aliyordu. Diger yandan merhum Esref Edip beyin gayretleri ile ”Alem-i Islam” adli hatirati Istanbul’da basildi ve adeta kapisildi. Bunun bir sebebi de Mehmed Akif’in su ifadelerinde gizliydi; “Vakia Abdürresid’in bu seyahatnamesi insana o kadar keyif vermiyor. Çünkü bir çok aci hakikatleri olanca aciligiyla, olanca üryanligiyla (çiplakligiyla) gösteriyor, sarkin emrâz-i içtimaîsini (sosyal hastaliklarini)ortaya döküyor. Lâkin hastalik bütün a’râziyle, edvâriyle (zamanlariyla) meydana çikmalidir ki müdâvati (tedavisi) kabil olsun, esbabi (sebepleri) bertaraf edilebilsin.”

 

 

 

 

 

Yeri gelmisken, Akif’le aralarinda derin bir dostluk kuruldugunu da söyleyebiliriz. Bir gün dev saire söyle demistir: “Ah Akif! Ne yapayim ki senin kalpleri tutusturan siirlerine can verecek yasta degilim. Yirmi sene evvel bunlari yazmis olsaydin kim bilir bunlar bana daha ne kadar kuvvet verecekti. Bütün Asya’yi, Afrika’yi gezdim, senin gibi bir sair görmedim. Sen bütün Asya’yi, Afrika’yi dolasmalisin. Buzlu steplerde, kizgin çöllerde yasayan Müslüman akvamin (halklarin) ahvalini yakindan görmelisin. Senin siirlerin ilkbaharin feyzi gibi donmus ruhlara yeniden hayat verir. Sen onlari görmelisin, onlar seni görmeli dinlemeliler.”

 

 

 

 

 

Akif’in yakin dostu merhum Esref Edip Fergan bey bu dostluk ve etkilesime söyle parmak basiyor: “Üstadin Süleymaniye Kürsüsünde söylettigi zat. Onun Müslümanlari irsad hususundaki himmet ve gayretlerine meftun..Üstad bu çok atesli hatibi Süleymaniye kürsüsünden söyletti. Müslüman milletlerin musab olduklari hastaliklari onun lisaniyla tesrih etti (açikladi) . Üstadin bazi siirleri üzerinde Abdürresid’in çok tesiri oldugunda süphe yoktur. Bilhassa Safahat’in ikinci kitabi(Süleymaniye Kürsüsünde) tahlil edilirken bu noktayi nazar-i dikkate almak lazimdir.”

 

 

 

 

 

Abdürresid Ibrahim herhalde bu siralar Bediüzzaman hazretleri ile de tanisir ve dost olur. Muhterem Mehmed Kirkinci Hocaefendi hatiratinda merhum tarihçi Ibrahim Hakki Konyali’nin su hatirasini naklediyor: “Türkistanli meshur seyyah, büyük bir Islam alimi ve mücahidi olan Abdürresid Ibrahim Dar-ul hilafet olan Istanbul’a geldiginde Bediüzzaman hazretlerine misafir olmustur. Abdürresid bey çok iri, babayigit biri idi, yemesi, içmesi fevkalade idi. Üstad ise az yer, üç bardaktan fazla çay içmezdi. Abdürresid Ibrahim bey tahminime göre yirmi bardaktan fazla çay içti. Üstad da onu yalniz birakmadi. O çay içmeyi bitirinceye kadar Üstad da onunla beraber çay içti.”

 

 

 

 

 

Bediüzzaman hazretleri Abdürresid Ibrahim’den aldigi bilgileri zaman zaman eserlerinde nakletmistir. Mesela 1910’da Sam’da verdigi meshur hutbede naklettigi su malumat gibi; “Hattâ, Rus’u maglûp eden Japon Baskumandaninin Islâmiyet’in hakkaniyetine sehadeti de sudur ki: “Hakikat-i Islâmiyet’in kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i Islâm temeddün edip (medenilesip) terakki ettigini (gelistigini) tarih gösteriyor. Ve ehl-i Islâm’in hakikat-i Islâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahhus ettiklerini, vahsete ve tedennîye düstüklerini ve hercümerç (karisikliklar) içinde belâlara, maglûbiyetlere düstüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilâkistir (aksinedir) . Yani, salâbet ve taassuplarinin zaafiyeti nispetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet (direnç) ve taassuplarinin kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere maruz kaldiklarini tarih gösteriyor. Simdiye kadar zaman böyle geçmis. ”

 

 

 

 

 

TRABLUSGARB’DA

 

 

1911 senesinde Italyan’larin Libya’ya ansizin saldirmasi üzerine Abdürresid Ibrahim hemen Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. O sirada 54 yasindaydi. Yerinde duramiyordu; “Saskinliklar zail (yok) olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye basladi. Ben de duramadim, bir atestir kalbimi kapladi. Gitmeden rahat olmazdim. Vakia ben yasliyim, benim elimden bir sey gelmez. Fakat, hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye yararim.”

 

 

 

 

 

Evvela gemi vasitasiyla Misir’a gittiler. Ingiliz isgali altindaki bu ülkeden bedevi kiyafetleri içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculugun ardindan Libya’nin Sollum sehrine ulastilar. Buradan da siddetli çatismalarin sürdügü Derne’ye vardilar.

 

 

 

 

 

Seyyahimiz çesitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanli subayinin ve Libyali kardeslerimizin tek vücut halinde dasitani (destansi) direnisi onu çok sevindirdi. Özellikle de Enver Pasa’nin çalismalari; “Enver Pasa Hizir gibi herkesten önce yetisti, en büyük vazifeyi o gördü. Yoktan bir ordu teskil ederek büyük ve sanli milletimizin namus ve serefini bütün cihana tanitti. Milyonlarca Arabin kalbinde Pasalik unvanini aldi.”

 

 

 

 

 

Trablusgarb’ta bes ay kaldiktan sonra Istanbul’a döndü. Burada Trablus savasi ile alakali verdigi konferanslar büyük ilgi gördü.

 

 

 

 

 

BALKAN HARBI

 

 

1912 yilinda baslayan Balkan savasi ve akabinde serhat sehri Edirne’nin düsman çizmesi altina girmesi üzerine Abdürresid Ibrahim o siralar çikardigi ve Alem-i Islam’a gönderdigi “Islam Dünyasi” adli dergide bu topraklarin kaybedilmemesi için bütün dünya Müslümanlarini cihada çagirdi. Her tarafta maddi yardim ve gönüllü toplanmaya basladigi haberleri geliyordu. Japonya’da Edirne’nin düsüs haberini bazi gazeteler siyah çerçeveler halinde halka duyurmuslardi. Bu hadise de bu büyük zatin Japonya’da ülkemiz adina olusturdugu kamuoyunun büyüklügü hakkinda bir fikir vermektedir.

 

 

 

 

 

CIHAN HARBI – DÜNYA SAVASI

 

 

Birinci Dünya Savasinda da yine onu hep degisik yerlerde görüyoruz. Mesela bir defa Enver Pasa ile birlikte Dogu’da askerlere moral veriyor, diger yanda Rus saflarindaki Müslüman askerlere propaganda yapiyordu.

 

 

 

 

 

Bir ara Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasinda dolasti. Esir kamplarinda verdigi vaazlarla onlari halifenin safinda çarpismaya ikna etti. Bu esirlerden “Asya Taburu” adi verilen bir tabur olusturularak Irak cephesinde Ingilizlerle savasmaya gönderildi.

 

 

 

 

 

1912 yilinda Osmanli vatandasligina giren Abdürresid Ibrahim savas sirasinda ve sonrasinda Teskilat-i Mahsusa (istihbarat teskilati) adina bazi vazifeleri de yerine getirdi.Bunlar genelde Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi. Bu arada Avrupa’da katildigi konferans ve toplantilarda her firsatta mazlum Rusya Müslümanlarinin sesi solugu oldu. Bu siralar Stockholm’de kurulmus olan Rusya’daki Yabanci Milletler cemiyetinde Rusya’daki Müslümanlarin temsilciligini yapti.

 

 

 

 

 

RUSYA’YA DÖNÜS

 

 

Savasin bitiminden sonra 1918 yilinda memleketini ziyaret niyetiyle Istanbul’dan ayrildi. Bu seyahatinde de Rusya’daki Bolsevik devriminin oturma sancilarini ve devletsizligin ve anarsiligin ürperticiligini bütün çiplakligiyla gördü.

 

 

 

 

 

Bu hatiralardan bir kismini da kisaca nakletmek istiyorum. Maalesef bizim gibi doldurusa getirilen ülkelerde nice genç nesiller o Ekim devrimi hülyalari ve masallariyla yillarca kandirildilar. Onu bir de bizzat yasayanlardan dinlemek lazim ki ne ürperticidir. Bu konuda “Komünizmin Kara Kitabi” adli eseri ve merhum Sevki Bektöre’nin “Volga Kizil Akarken” adli hatiratini bilhassa tavsiye ederim. Evet Hasan Cemal’in dedigi gibi; “Yalniz Mina Urgan, Nâzim Hikmet, Sabahattin Ali gibi Türk aydinlari degil, pek çok Batili aydin da bir düsün pesinden yuvarlandi gitti.”

 

 

 

 

 

Iste Abdürresid Ibrahim beyin bazi tespitleri: “Trenler görülecek bir seydi. Ne saat hareketleri malum nede ayakta duracak bir mahal mevcuttu. Iki gün iki gece Istasyon taslari üzerinde firsat bekledim. Ve nihayet semt-i hareketi malum olmayan (hareket yeri belli olmayan) bir trene iltica ettim. Trene girdikten sonra anladim ki benden baska bileti hamil (alan) kimse yoktu. Meger buna hiç lüzum yokmus. Rusya inhilal etmis.(dagilmis)

 

 

 

 

 

On saat kadar igne atsan yere düsmez bir trende iskenceli bir yolculuktan sonra Baltof sehrine gelen merhum, daha sonra Ukrayna’nin merkezi Kiev’e vasil olur. Burada sehre giren Bolsevik güçlerinin müthis bir katliamina tanik olur; “ Iki gün sonra da bir katliam basladi. Dört-bes bin kisi itlaf edildi. Hiç unutmam bir gece Ferid beyin evinde toplanmistik. Gece yarisi ben camiye avdet ediyordum (dönüyordum). Gayet siddetli bir infilak meydana geldi. Ertesi sabah da gördük ve ögrendik ki Çarlik taraftarlarindan tevkif edilen üç yüzü mütecaviz (askin) sahsin sahsin hapsedildigi müze daire mevkuflarla beraber berhava edilmis (havaya uçurulmus).”

 

 

 

 

 

Bir ay Kiev’de kalan Resid Kadi, daha sonra ailesini almak üzere Almanya’ya gider. Almanya’da devletsizlikten tam bir terör esmektedir; “Nisanin yedinci günü Berlin’in kuzey kismindaki Aleksandr meydaninda Spartaküslerin kanli bir mücadelesine gözlerimle sahit oldum. Bunlar mevki polis merkezini basarak 63 polisi, kulak ve burunlarini kesmek ve gözlerini oymak suretiyle katlettiler.”

 

 

 

 

 

Anarsinin hüküm ferma oldugu bu yerlerden bin bir müskülatla ailesi ile birlikte Rus topraklarina girebildi. Rusya’nin durumu içler acisiydi. Her türlü vahset ve devlet terörü ortalikta cirit atiyordu; “Bolsevikler aglayanlara karsi bir Rus darb-i meselini(atasözünü) der hatir ettiriyorlardi; “Moskova, gözyaslarina itimat etmez.” Ve bu sözü müteakip kuvvetli bir kahkaha ile bedbaht muhataplarina ikinci bir yara açiyorlardi.

 

 

 

 

 

…Moskova’dan Petersburg’a gittim. Eskiden tanidigim bu sehri bu defa taniyamadim. O tertemiz sehir sanki bir yangin yeri veya muharebe meydani olmustu. Tek bir çöp bulunmayan sokaklari hayvan lesleri ve insan enkazi ile dolu idi.”

 

 

 

 

 

Bir müddet sonra memleketi Tara’ya döndü; “Hemen biri erkek digeri kizlara olmak üzere iki mektep açtik. Halktaki bilim arzusu hadd-ül gayede (son sinirda) idi. Yas mevzu-i bahis olmaksizin bütün sehrin Müslüman erkek ve kadinini ailemle birlikte tedris ve talime basladik. Bolsevikler bizim medreselerimizi kaldiriyorlar, kapatiyorlardi. Biz sükunetle mücadele ettik. Bolsevikler bir aralik dini ve fenni münazaralar yaptilar. Leh ül hamd muvaffak olduk. Iki sene Tara’da kaldim.”

 

 

 

 

 

ÇIN TÜRKISTAN’INA SEYAHAT

 

 

Abdürresid Ibrahim yine yerinde duramadi ve yaninda oglu oldugu Uygur diyarina dogru yola çikti. Burada da büyük iltifat ve ikramlarla karsilasti; “Azami derecede yaptiklari ikramin baslicasi Türkiye’den gelmekligimizden neset ediyordu. Mevizeler irad ederek (vaazlar vererek) memleketi dolasmaya basladik. Ahali-i Islamiye yalniz bir seyden son derece muzdarip bulunuyordu. O da Sakarya’ya ve Ankara yakinlarina Yunanlilarin gelmesi idi.”

 

 

 

 

 

Kurtulus savasinin kazanilmasi her yerde oldugu gibi Türkistan’da da çok büyük bir sevinçle karsilanmisti; “Hemen camiye kostum. Yüzlerce muvahhidin sevinç gözyasi dökerek Rabbülalemine münacatta bulunuyor, secde-i sükrana kapiliyorlardi.” “Herkesin agzinda; “Halife ordusunun ve onun vekili Gazi Mustafa Kemal’in ismi dolasiyordu.”

 

 

 

 

 

RUSYA’DAN TEKRAR AYRILISI

 

 

“Türkistan-i Çini’ye” yaptigi seyahatten dönen Abdürresid Efendi, Kremlin’deki idarecilerle(Lenin, Stalin vs) yakin iliskiye girerek onlarin serrinden Türk halkinin zarar görmemesine çalisti. Ama Bolsevik idarenin gittikçe Rus sovenizmine dönüsmesi ve iyice kanlanmasi üzerine Rusya’dan ayrilmak zorunda kaldi. Türkiye’ye iltica edip Konya’nin Cihanbeyli ilçesinin Bögrüdelik köyüne yerlesti.

 

 

 

 

 

Ama dedigimiz gibi onun gibi bir entelektüelin bir köy hayatina sikisip kalmasi mümkün degildi. Onu yine bu gönüllü sürgün döneminde(1925-1933) Islam dünyasinin problemlerini dile getiren eserler kaleme alirken, Türkiye’nin degisik illerine ve Misir, Hicaz gibi yerlere seyahat ederken görürüz.

 

 

 

 

 

Mesela 1925’in son günlerinde onu Anadolu’da görüyoruz. Merhum Tahir-ül Mevlevi, hatiratinda Ankara Istiklal mahkemesinde yargilanmak üzere trenle Istanbul’dan giderken bir durakta onunla karsilastiklarindan bahsetmekte; “Tren Izmit’e bir müddet durdu. Yolculardan bazilari vagonlardan inip lokantaya gittiler. Bizim için imkan olmamakla beraber hacet de yoktu. Aksam üstüne dogru duraklardan birinde Tatar seyyahi, meshur Abdürresit efendi bizim vagonun önüne dogru gelmisti. Nazarlarimiz karsilasti. Göz ile asinalik, elleri ile dua isaretinde bulundu. Adamcagizin halimizden müteessir oldugu belli idi Allah razi olsun. ”

 

 

 

 

 

JAPONYA HICRETI

 

 

Türkiye’de ailesi ve dostlari arasinda güzel günler geçirmesine ragmen onun akli fikri Islami hizmetlerinin ilk tohumlarini attigi Japonya’daydi. Ona göre eger Japonlar Islami kabul ederlerse dünya Müslümanlari Japon imparatoruna biat eder ve yeni hilafet merkezi Japonya olabilirdi.

 

 

 

 

 

1933 senesinin Agustos ayinda Istanbul’dan yola çikan bu yasli arslan 12 Ekim’de Tokyo’ya vardi. Japonya halki onu büyük cosku ile karsiladi. Japon basini da büyük ilgi göstererek, kendisi ile Müslüman dünyasini durumu ile ilgili çok sayida röportaj yaptilar. (Not; Alem-i Islam’in ilk cildinde anlattigi gibi Tatar halkinin Japonlara çok özel bir sevgisi vardi. Japonlarda da bu sevgi Tatar milletine karsi bulunmaktaydi. Sayin Ilhan Mansiz’a Japonya’da duyulan ilgi de bunun da rolü olsa gerektir. O da Eskisehir’e yerlesen bir Tatar ailesinin evladidir.)

 

 

 

 

 

Japonya’da hizla Islami hizmetin basina geçen Abdürresid Efendi Tokyo’da bir büyük camii açilmasina vesile oldu ve buranin fahri imamligini yapti.(1937) Islam dininin Japon idaresi tarafindan resmen taninmasini sagladi. Bu ülkede yasayan Tatar halkinin sorunlarini çözmekle ugrasti. Sesi kesilinceye, elinden kalem düsünceye kadar Ilâyi kelimetullah için çaba gösterdi ve arkadan gelen bizlere bir Müslüman’in azminin neler yapabilecegine sanli bir örnek oldu.

 

 

 

 

 

VEFATI

 

 

Ve nihayet 17 Agustos 1944’de arkasinda büyük bir iz birakarak, güzel bir insan olarak beka diyarina göç etti. Bu onun son seyahatiydi.. Vefati gerek Islam dünyasinda, gerekse ikinci vatani bu sirin ülkede büyük üzüntü ile karsilandi. Japon devlet radyosu ve diger basin organlari tarafindan bu elim haber her yere duyuruldu. Cenazesine istirak etmek isteyenlerin çoklugu üzerine üç gün bekletildikten sonra büyük bir törenle topraga verildi.

 

 

 

 

 

Cenab-i Hakk onun azminden, gayretinden, hamiyetinden bir nebze olsun bize de lütfetmesi dua ve recalarimizla kendilerine Mevla’dan sonsuz rahmetler dileriz. Bu gün o Tokyo’da “bir tapu senedi” mesabesindeki mezarinda bizden gayret, fedakarlik, feragat, beklemektedir. Tipki emsali büyüklerimiz gibi…

 

 

 

 

 

FIKIRLERINDEN BIR DEMET

 

 

***Kendisi gibi bir seyyah olan Ibn-i Batuta için sunu diyor; “Rahmetli çok büyük hizmet etmis. O zamanda bu kadar hizmet harikalardan sayilsa degeri vardir.”

 

 

 

 

 

*** “Bir adam hep hayir sahibi olamaz. Ve bir adam hep fena da olamaz.”

 

 

 

 

 

***Zamaninin modernistleri hakkinda sunlari yazmakta; “Zamanimizin alimleri, bilmem dünyanin nesi zannolunan Cemaleddinler, Abduhlar, Nedimler hiç süphesiz o esaretin kurbani olarak inhirafa (bozulmaya) mecbur olmuslardir. Daha biraz açik söylemek icap ederse, bugün mevcut olan sariklilardan çogunun bati felsefesi karsisinda maglup olarak, geri dönüse mecbur olmalari yine o fikir esaretinin kötü neticesi olarak, Islam felsefesinden mahrum olmalarindandir.”

 

 

 

 

 

***”Islam garip olarak dönecek” hadis-i serifini tekrar eder de, hadis-i serifin son cümlesini hatirlamayiz. Halbuki sonu “O gariblere ne mutlu! Onlar insanlarin bozduklarini islah ederler, düzeltirler” Her ne sebeptense, biz hep ümitsiz tarafini hatirlamakla müptela oluyoruz. Hadisin sonunu söyleyen bir Müslüman bulunamiyor. ”

 

 

 

 

 

Mehmed Akif merhum da bazi tembel hocalarin bu hadisi delil göstermelerini söyle tenkit ederek, onlari söyle konusturur;

 

 

 

 

 

“Memleket mahvolacak, mahvolmayacak..Bastakiler

 

 

Düsünürler onu, mevcut ise bir çare eger.

 

 

Gelelim dine, ne mümkün çalisip kurtarmak?

Bede- ed- dinü gariben (din garib basladi) … sözü elbet dogru çikacak. ”

 

*** “Cehaletin neticesi hacalettir.” (utanma)

 

*** “Fikir ihtilafi her zaman olmus, olacak ve olmalidir.”

 

*** “Yabanci memleketlerde gezen seyyahlarin bilgileri hiçbir vakit tam olmaz.”

 

*** “Japonlarda ve Çinlilerde otuz alti bin hiyeroglif seklini muhafaza için cemiyetler kurarlar. Japonya’da Hiyeroglif Muhafazasi Cemiyetinin bir buçuk milyon üyesi vardir. Iste milletler birbirinden bu sekilde ayrilirlar. Milli hamiyet nedir? O da bu bizim ufak sandigimiz seylerde ihtimam göstererek ortaya çikar, sarlatanliklarla degil.”

 

 

 

 

 

***Bizde nedendir, din ve seriat hainleri her zaman din perdesi altina girmeyi daha uygun bulurlar.

 

 

 

 

 

*** Yaziklar olsun ne hale geldik. Degil yabancilari davet etmek, aksine gençlerimizi Müslümanliktan nefret ettirmek ufacik bir bahane ile ceddinden Müslüman olan kardeslerimizi kafir ilan etmek adeta ulemamizda sanat oldu.”

 

 

 

 

 

***Batililarin Islam dünyasinda açtiklari kolejler hakkinda görüsü; “ Bunlar ve benzerleri Osmanli ülkesinden yabancilar tarafindan açilmis mekteplerin hiçbirisi bizim hayrimiza açilmadigini anlamayan bir tek müslümanin bulunacagini zannetmem.”

 

 

 

 

 

“Er yigit sözünün sahibi olur. Sözüne sahip olmayanlar isteklerinden devamli mahrum olurlar.”

 

 

-KAYNAKLAR-

1-Abdürresid Ibrahim- Ismail Türkoglu-Diyanet Vakfi Yayinlari-Ankara-1997

 

2-Islam Ansiklopedisi- Cilt-1-IFAV Yayinlari-Ist-1988

 

3-Islam Dergisi- Sayi: 10-11(Hizaloglu Mustafa Zihni)-1958

 

4- Mehmed Akif Külliyati-I. Hakki Sengüler-Hikmet Nesriyat

 

5- Safahat-M. Akif Ersoy-Tertip: Ömer Riza Dogrul-Inkilap ve Aka Kitapevleri-Ist- 1966

 

6-Safahat-Nesre Hazirlayan: M. Ertugrul Düzdag- Çagri Yayinlari-Ist-1999

 

7-Alem-i Islam(2 cilt)-Abdürresid Ibrahim-(Hazirlayan: Mehmed Paksu)-Yeni Asya Yayinlari- Ist: 1987

 

8-Matbuat Alemindeki Hayatim Ve Istiklal Mahkemeleri- Tahir-ül Mevlevi- Nehir Yayinlari- Ist: 1991

 

9-Hayatim, Hatiralarim- Mehmed Kirkinci-s:203-Zafer Yayinlari-Ist-2004(1. Baski)

 

 

 

 

 

10- Dagarcik-2-Mustafa Islamoglu- Denge Yayinlari-Ist-1998

 

 

 

 

 

11- Muhâkemat- Said Nursi-Sözler Yayinevi- Ist-2000

 

 

 

 

 

12-Mehmed Akif Hakkinda Arastirmalar-M. Ertugrul Düzdag-IFAV Yayinlari-Ist:1987

 

 

 

 

 

13- Kimse Kizmasin, Kendimi Yazdim-Hasan Cemal-Dogan Kitapçilik-Ist-1999

 

 

 

 

 

Salih Okur

 

 

——————

 

 

 

 

 

(*) 1905’te Rus –Japon savasinda deniz muharebelerinde Rus donanmasini tersyüz eden ünlü Japon amirali.

 

 

*** Süleymaniye Kürsüsünde adli saheserde Mehmed Akif’in konusturdugu vaiz; Abdürresid Ibrahim’dir

TAKDIM

“Bir Abdürresit gibi, evine veda edip, çikip gitmeli. Ve bir daha da gelmemeli. Eger bugün Asya’da irsad adina üç bin tane, dört bin tane insan gidip; ölür, geriye gelmezse, Asya’da kirk milyon insan dirilir.” (***)

 

 

20. yüzyilda Islamin derdini bütün agirliginca sirtinda hisseden bir çok kamet vardir. Ikbal, Mehmed Akif, Bediüzzaman, Hasan el Benna vs…Bunlarin arasinda basdöndürücü aksiyonuyla büyük dava adami Abdürresid Ibrahim’i en baslarda saymak gerekecektir.

 

Trablusgarb’tan Tuva’ya, Cava adasindan Mançurya ve Japonya’ya kadar koskocaman bir cografyayi canla basla, demir asa elde, demir çarik ayakta adim adim gezerek Islam kardesligini soluklayan, Ittihad-i Islami (islam birligini) haykiran, Istanbul’daki bir müminin Singapur’daki kardesinin acisini hissetmesine vesile olan, insanlari insanligin evrensel degerlerine; yani fitrata, yani Hak dine, yani kendilerine davet eden bu büyük mollayi anlatmak gerçekten çok zor… Çünkü hizina yetisemiyorsunuz…

 

Su anda bütün dünyada hosgörünün buketlerini tasiyan mutluluk sakalarinin da (su tasiyicilari) bir bakima piri kabul edebilecegimiz Kadi Abdüresid’i rahmet ve minnetle aniyor ve büyük muhacir Nebi’nin(ASM) su inci mercan sözünü hatirlatiyoruz: “Insanin ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadir: Onun ameli, kiyamet gününe kadar nemalanir ve kabir fitnesinden de emin kilinir.” (Tirmizi, Ebu Davud)

 

 

RUS ÇIZMESI ALTINDA

 

Abdürresid Ibrahim Rus yayilmaciliginin Türk-Islam topraklarini tehdit ettigi 19. yy’in ikinci yarisinda dünyaya geldi. Kendisi Papa’ya yazdigi bir sikayet mektubunda o günleri söyle tasvir eder: “Yüzyilar boyu Rusya bizi yok etmeye çalisiyor, ülkelerimizi birbiri ardindan isgal ediyor, ahalisini yeryüzünden silmek için her türlü yollara bas vuruyor. Kirim Tatar halkinin neredeyse yarisi yok edildi, bir kismi baba ocagindan yabanci ülkelere sürüldü. Böylece, kalan zavalli bir azinligi karsi koyulamayacak duruma düsürüp, onlara daha iyi eziyet etme imkanina kavustular. Kazan-Astrahan Tatarlari ve Idil Ural halklarinin yarisi yok edildikten sonra, kalanlar Ruslara kul olarak yasiyorlar. Bu insanlara karsi misli görülmemis eziyetler yapiliyor…

 

…Idil Ural bölgesinde Rusya çesitli askeri ve tenkil (cezalandirma) seferleri ile kahraman Baskurtlarin direncini kirdi. Topraklari Rus maceraperestleri ve hükümetin himayesindeki zümreye dagitildi. Topraklari elllerinden alinan halk ise açlik ve sefalete terk edildi. Kafkasya’da yasayan dag halklari da bu zulümden kurtulamadilar, topraklari Ruslara verildi. Halk vahsice zulümlere duçar kaldi. Hakimiyet altina düsen bu uzun silsilenin son zincirini Türkistan teskil etti. Bu eski Türk kültür ve ortaçag dünya medeniyetinin merkezi simdi Rus askerlerinin çizmeleri altinda her türlü zulmün kol gezdigi bir yer haline geldi. Binlerce Türkistanli katl edildi.”

 

 

DOGUMU

Abdürresid Ibrahim iste bu kosullar altinda, 23 Nisan 1857’de Rusya’nin Bati Sibirya bölgesinde, Tobolsk ilinin Tara kasabinda dogdu. Aslen Özbek asillidir. Atalari 15. yüzyilda Buhara’dan gelerek bu kasabaya yerlesmislerdi. Babasi Ömer bey, annesi Baskurt Türklerinden Afife hanimdir. Ikisi de dindar insanlardi. Annesi Tara’da bulunan kiz medresesinde uzun yillar muallimlik yapmisti.

 

 

TAHSIL HAYATI

Ilk dini egitimini babasindan alan Abdürresid, yedi yasindayken, Tara’ya 80 km uzakliktaki Avyus köyünde yatili olarak medreseye basladi. Tara’daki medreseler köydeki egitime nazaran daha iyi olmasina ragmen buraya gönderilmesinin sebebi hayatin zorluklarina daha iyi alismasi için olabilir ki, görülecegi gibi hayati hep zorluk ve çile yörüngelidir. Belki de merhum babasi kisa bir süre sonra vefat edecegini hissederek böyle bir karara varmistir.

 

 

8 ay bu köyde kaldiktan sonra, annesinin gayretleri ile Orenburg ilinde bir Baskurt köyü olan Elmen köyüne gönderildi. Bu köy egitim olarak diger yerlere göre daha iyi oldugu gibi köy halki da ilme büyük önem veriyordu.

 

 

Örnek alinmasi gereken bu muhtesem durumu Abdürresid Ibrahim söyle anlatiyor: “Gayet fakir bir Baskurt köyü olup, oldukça fakir idiler. Buna ragmen besyüz kadar talebe okuturlardi. Evlerini talebelere vererek kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste yasarlardi. Bu köyden birisi öldügü zaman akrabalari onun okuttugu talebe sayisiyla övünürlerdi. Talebelerine hiçbir karsilik beklemeden ekmegini verir, çamasirlarini yikarlardi.”

 

Bu köyde 4 sene tahsil gördü. 1871’de kisa araliklarla önce annesini, sonra babasini kaybeden ve fakru hale düsen küçük Ibrahim, bir yandan çalisarak harçligini kazandi, diger yandan tahsiline devam etti. Ama o zamana kadarki medrese egitimi kendisine çok bir sey kazandirmamisti. O siralar Rusya’daki medreselerin genel halini “Tercüme-i Halim” adli eserinde söyle anlatir: “Medreselerde nizam, intizam hiç yok. Ders okuma oldukça kötü, ayda, haftada bir ders okutuluyor. Talebe kendi kendine çalisir, mütalaa ederse bir derece tahsil etmis olur. Elbette böyle talebeler çok olmaz, bu halde bir talebenin medresede yirmi sene kalmasi adeta mecbur olmustu. Hocalar bu durumun islahi için hiç çalisma yapmiyorlar. Talebelerde ahlak gayet kötü, tütün, enfiye ve iskambil gibi bütün kötü aliskanliklar çok yaygin.”

 

 

Aslinda o siralar bütün Islam topraklarinda durum pek farkli sayilmazdi. Bir alimimiz bu durumu söyle ifade ediyor: “Bizler bir bos dönemin çocuklariyiz. Mektep yikilmis, medrese harab olmus, tekye ortadan kalkmis, harab eller, yikilmis hanümanlar (ocaklar), kimsesiz çöller. Biz bu dönemde yetismisiz. Evet petekler sönmüs, ballar kalmamis, böyle bir dönemde yetismisiz.” Yine ayni büyügümüz medreselerin köhnelesmesi hususunda “Basta fünun-u müsbeteyi (müsbet ilimler) medreseden kovan Osmanli dönemindeki kadihanlar gibi insanlari bizim de, tarihin de, Allah’in da affetmesi düsünülemez. Çünkü bir milletin felaketini hazirlamislardir” demektedir.

 

 

Tabii bu konuda daha fazla yazmak saded harici olur, ama sunu da belirtelim: “Medrese sistemimiz Nizamülmülkle oturmustur. O zaviyeden bakarsaniz 900 yasinda. Eger medresemiz 3-4 asir evvel acuzeyi semta (saçi agarmis kadin) haline gelmis, ihtiyarlamissa sayet bu demek ki 4-5 asir iyi yasamis. Ama bir de mektebe bakin. Mektep 70 yasinda acuzeyi semta. Eli titriyor, ayagi titriyor. Çok erken ihtiyarlamis…”

 

 

Teman medresesinde de kisa bir süre egitim gören Abdürresid, namini sikça duydugu, Kazan’daki Kiskar medresesine gitti. Buradaki egitim onda hayranlik uyandirmisti. Fakat Pasaport süresinin dolmasi üzerine istemeyerek oradan ayrildi. Bir süre gizlice Kirgiz köylerinde dolastiysa da sonunda yakalandi ve hapse atildi. Bir sene süren hapishane hayati onun ufkunu genisletmesine vesile oldu. Zira hapishane Rusya’nin degisik yerlerinden gelen, pek çogu siyasi ve dini olaylara karismaktan suçlu bulunmus soydaslariyla doluydu. Burada bulundugu sirada Rus esaretindeki Türk ve Müslüman halklarin durumu hakkinda epeyce malumat sahibi oldu.

 

ILK HACCI

 

1879’da Orenburg’a gelen molla Abdürresid burada bir Tatar zengininin hizmetkarligini üstlenerek ve onun refakatinda önce Istanbul’a daha sonra da Hacca gitti.(1880)

 

 

Hac dönüsü geri dönmeyerek Medine’ye yerlesmis ve tahsiline biraktigi yerden devam etmistir. Bes sene süren bu tahsilinde fikih, tefsir, hadis, kiraat gibi dini derslerinin yaninda Arapça ve Farsça da okumustur. Mesela, devrinin allamesi Mevlana Seyyid Ali Zahir kendisinin üstadlarindadir. Bu tahsilinin sonunda icazetnamesini de alan Abdürresid Ibrahim, bazi yazarlarca daha ziyade kendi kendini yetistirmis(otodidakt) bir sahsiyet olarak kabul edilmektedir.

 

 

Egitimi sirasinda tasavvufa da ilgi duymus ve Medine’de Mevlana es Seyh Mazhar efendinin derslerini takip etmistir. Fakat o siralardaki asliyetinden çok sey kaybetmis tasavvufi cereyanlar seyyahimizi sofilerden sogutmus gibidir. Mesela Çin seyahatinda bir müftüden bahsederken bu durum gözümüze çarpmaktadir. “Biçare Van Guvan(Abdurrahman) mutaasib bir adamdir. Fakat bizim sofilerimiz gibi milletin menfaatini düsünmez derecede cahil mutaassip degildir.”

 

 

Bununla beraber onun tasavvuf karsiti olarak lanse edilmesi de yanlis olur. O sadece gördügü uygulamalari elestirir. Bir yerde gerçek tasavvuf büyükleri için su ifadeleri kullanir: “Bu gün bati filozoflarinin büyükleri bizim en ufak, en bayagi mutasavviflarimizin hayranidirlar. Bu biçareler büyük mutasavviflarimizin felsefesinden katiyyen habersizdirler. Ah, ya Rabbi! Hadis-i seriflerden olan felsefeleri hakkiyla serh ve izah edecek olursak bizim önümüze kim çikabilir?”

 

 

Mesela Imam Rabbbani (R.A) hakkinda söyle der: “Bilhassa Kutbu’l Arifin Ahmed el Faruki gibi Müceddid-i Elf-i Sâni es Serhendi(ks) belki de bütün dünyanin en büyük adamlarindandir.”

 

 

Muhyiddin Arabi hakkinda da saygiyla dopdoludur: “Hazret-i Muhyiddin el Arabi Fütuhat’inin ikinci cildinde, 180. babda diyor ki: “Kadinin degerini, ruhi yapisini ve iç dünyasini bilen kimse onu sevmemezlik edemez. Belki onu sevmesi, irfan sahibi olmanin olgunlugudur. Ve onu sevmek peygamber mirasi oldugu gibi, Allah sevgisini de netice verir.”

 

 

GERI DÖNÜS VE IZDIVAÇ

 

1884 senesinin sonlarina dogru Medine’den ayrilip deniz yoluyla Istanbul’a, oradan da Odessa üzerinden memleketi olan Tara’ya geldi.(1885) Bir müddet sonra burada müderrislige basladi ve ayni yil evlendi. Bu evliliginden Münir, Kadriye, Fevziye adli üç evladi dünyaya geldi.

 

 

EGITIM HAMLELERI

 

Ama o bir yerde durabilecek bir adam degildi. “Fitrati müteheyyiç (yaratilisi heyecanli) olan kimselerin rahati cidaldedir (mücadelededir)” sözü ile ifade edilen yaratilista, engin bir hamiyyet sahibi idi. Alti ay Tara’da kaldiktan sonra Medine’ye talebe götürmek üzere Istanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Ögrencilerini Medine’ye yerlestirdikten sonra memleketine döndü ve hemen Medreselerin islahi çalismalarini baslatti. Halkin ona olan büyük teveccühü (yönelisi) karsisinda bunda zorlanmadi ve bir “usul-i cedid – yeni yöntem” okulu açti.

 

 

Dikkat edersek Muhammed Abduh’tan günümüze mühim Islam mütefekkirleri(Akif, Ikbal, Bediüzzaman vb.) yeni bir anlama usulu üzerinde önemle durmakta, Müslüman aklinin ve kalbinin yeniden insasi üzerine fikirler serdetmekteler (ortaya koymaktalar) . Mesela günümüzün önemli bir kanaat önderi “Dagarcik” asli eserinde bu noktaya söyle parmak basiyor. “Tefakkuh fikih üretmektir. Tefakkuh etmeden fikih okuyanlarin ise fikhi tüketmekten baska çareleri yoktur. Iste bunun için yillardir “yeni bir fikih usulünden önce yeni bir tefakkuh usulu gerekir” diye diye dilimde tüy bitti.

 

 

Abdürresid Ibrahim de ayni fikirdedir: “Bugün Islam aleminin islahi için, birinci derecede ulema kisvesinde (ALIM GIYSISINDE) olanlarin islahinin gerektigine artik kanaat etmek gerekir.”

 

 

 

Bediüzzaman’a Muhakemat’inda “Maatteessüf benim ile su zamanin kitasinda istirak eden cümlesi; eger çendan, (Her ne kadar) onüçüncü asrin(hicri) evladidirlar, fakat, fikir ve terakki cihetiyle (gelisme yönüyle) kurun-u vusta’nin (orta çagin) yadigaridirlar” dedirten, ayni hal degil midir?

 

Abdüresid Ibrahim 1890’da Tara’dan yanina aldigi on talebeyle tekrar Istanbul’a geldi. Ögrencilerini Darüssafaka ve Dar-üt tedris okullarina yerlestirdi. Bu talebelerin bütün masraflari Osmanli devletince karsilaniyordu. Bir müddet Payitahtta (baskentte) kaldiktan sonra memleketine döndü. Onun Istanbul’a talebe yollamasi Müslümanlar arasinda büyük bir sevinçle karsilandi ve kendisine Rusya’nin her bölgesinden akin akin müracaatlar basladi. Fakat Rus hükümeti bu durumu kendi aleyhine addederek çok rahatsiz olmus ve talebe akinina siki denetim getirmistir.

 

 

KADILIK DÖNEMI

1891’de Ufa sehrine geldi. Buradaki Orenburg seri mahkemesince mahkeme azaligina ve kadilik görevine tayin olundu. Rusya’daki Müslümanlarin en büyük mahkemesi olan bu mevkide Müslümanlarin yararina çalismalar yapti. Ayrica gönüllü olarak, fakir ve yetimler için dernekler kurdu. Baskent Petersburg’a giderek içisleri ve maarif (egitim) bakanlariyla görüsmeler yapti, yine Müslümanlarin dertlerine çözüm bulmaya çalisti.

 

 

Mahkeme Reisinin Hacca gitmesi üzerine, 8 ay kadar mahkeme reisligi görevini de üstlendiyse de, Rus emellerine alet olamayacagi gerekçesiyle, kukla mahkeme reisi ile ihtilafa düserek görevinden istifa etti. Bu istifasi üzerindeki Rus baskisinin daha da kesafet (yogunluk) kazanmasina sebeb oldu. Bunun üzerine mücadelesini sürdürmek üzere Istanbul’a geldi.(1895)

 

 

 

MATBUATLA MÜCAHEDE

 

 

Ufa’da bulundugu yillarda kaleme aldigi “Liva-ül Hamd” adli risalesini Istanbul’da bastirtarak gizlice Rusya’ya soktu. Bu brosürde, Rus baskisi altindaki Türk boylarina seslenerek onlari Türkiye’ye göç etmeye tesvik ediyordu. Bu brosür derhal bir tesir uyandirarak 70 bin insanin Anadoluya hicretine vesile oldu.

 

 

Ardindan meshur eseri “Çolpan Yildizi” ni kaleme aldi. Bu eserinde de Rusya’nin esaret altinda tuttugu Müslümanlara yaptigi zulümler anlatilmaktaydi. Bu risale de gizli yolardan Rusyaya sokuldu ve büyük ilgi gördü.

 

 

Istanbul’da bulundugu iki sene zarfinda bir yandan kimizcilik(Kisrak sütünden yapilan içecek) ve ziraatçilik yaparak geçimini temin ederken öte yandan esaret altindaki soydaslari için yapacaklarini planliyordu. 1896’da Avrupa’ya gitti. Isviçre’de tanistigi Rus sosyalistlerine Rusya’daki Müslümanlarin sorunlarini anlatti ve yardimlarini talep etti. Bilindigi gibi, sosyalistler 1925’lerde dizginleri iyice ellerine alincaya kadar baris ve özgürlük havarisi görünüp daha sonra da Çarlik Rusyasini mumla aratmislardir.

 

SEYYAH-I ALEM

 

Abdürresid Ibrahim, 1897 Nisaninda üç sene sürecek ilk büyük seyahatina basladi. Bu seyahatina baslamasina istibdad döneminin vehham (çok vehimli) idaresinin onun faaliyetlerinden tedirgin olmasinin da payi vardir. Safahat sairi bunu söyle dillendirir:***

 

“Bir zamanlar yine Istanbul’a gelmistim ben.

 

Hale baktikça fakat ümmetin âtisinden

 

Pek derin ye’se düsüp Rusya’ya geçtim tekrar.

 

Geçmeseydim edeceklerdi ya zaten icbar!

 

Sigmiyor en büyük endazeye (ölçüye) isler artik;

 

Saltanat namina, din namina bin maskaralik.

Ne felaket, ne rezaletti o devrin hali!

Basta bir kukla, bütün milletin istikbali,

Iki üç kuklacinin keyfine mahkum olmus;

Bir siyaset ki, didiklerdi eminim Karakus!”

 

Istibdat döneminin uygulamalari onda da Abdülhamid Han’a karsi olumsuz düsüncelerin gelismesine sebeb olmustur. Hatiralarinda yer yer bunu görüyoruz.

 

 

Mesela bir yerde söyle diyor: “Abdülhamid Han hazretlerinin korktuklari bir sey varsa, tahttan indirilme meselesiydi. Hatta “hal” manasini andirdigi için Kunut duasinda okunan “ve nahleu” kelimesini okudukça tüyleri ürperirmis. Hatta bir zamanlar o kelimenin Kunut duasindan silinmesi hakkinda düsündügü de meshurdur. Sonunda basina geldi.”

 

 

Yine “ Abdülhamid Müslümanlarin hürmetini kirdi. Ne çare, Müslümanlarin kötü bir ameliyesidir. Lakin insaallah bundan sonra öyle olmaz ümidindeyim” gibi ifadelerine katilamayacagiz. Ama onu ve digerlerini hakli çikartacak ve kraldan çok kralci takiminin yaptiklari da ortadadir. Bu konuda degerli bir mütefekkirimiz söyle diyor: “Abdülhamid cennet mekan döneminde o mabeyndeki (padisahin yakinlarindaki) gammazlamadan nasibini almayan insan yoktur. Ve Abdülhamid’i seven hiçbir aydin yoktur.”

 

…Seyyah-i sehirimiz Istanbul’dan ayrilarak Misir, Hicaz, Filistin, Italya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Yugoslavya, Bati Rusya, Kafkasya, Bati ve Dogu Türkistan, Yedisu vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolasip çesitli temaslarda bulunarak Tara’ya geldi. Böylece ümmet-i merhumenin (acinacak ümmet) durumunu yakindan inceleme imkani buldu…

 

Mehmed Akif, “Süleymaniye Kürsünde” adli enfes siirinde onu söyle konusturur:

 

 

“Sarki bastanbasa yillarca dolastim, gezdim;

 

 

Hem de oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!

Bu Arapmis, bu Acemmis, bu Tatarmis demedim;

Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.”

 

Tara’da bir müddet kaldiktan sonra Japonya’ya geldi. Kisa bir müddet kaldiktan sonra 1900 yilinin sonlarinda Petersburg’a döndü. Burada Mirat adli bir dergi çikardi. Ona göre basin medeniyetteki insanlar için kürsülerin en yüksegi idi. Artik fikirlerin çarpisacagi bir asra giriliyordu. Hatiratinda bunu söyle ifade eder. “Bundan sonra Avrupa’da kiliç fetihleri degil, siyaset fetihleri devri baslayacaktir.”

 

 

JAPONYA

 

1902-1903 yillari arasinda onu tekrar Japonya’da görüyoruz. Abdürresid Ibrahim Uzak Dogu’nun bu parlayan yildizina çok ehemmiyet veriyordu. Ona göre bu cografyanin Bati esaret ve zulmünden kurtulmasi Japonya’nin süpergüç olmasindan geçiyordu. Ahlaken “Müslüman” olan bu millette Islamiyetin kisa zamanda inkisaf edecegini ümid ediyordu:

 

“Sorunuz simdi de Japonlar nasil millettir?

Onu tasvire zafer-yâb (amacina ulasan) olamam hayrettir.

Su kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,

Ruh-u feyyazi yayilmis yalniz sekli: Buda.

Siz gidin saffet-i Islam’i Japonlarda görün.

 

O küçük boylu, büyük milletin efradi bugün.

 

Müslümanliktaki erkan-i siyanette ferid.

Müslüman denmek için eksigi ancak tevhid.”

 

“Müslümanlik sanirim parlayacaktir orada

Sâde, Osmanlilarin gayreti lazim arada.”

 

Mesela “Japonya’da aylarca dolastigim halde bir sarhosa rastlayamamistim” demektedir. Yine verdigi bilgilere göre 1905- Rus–Japon harbinde Japonlarin savasi kazanma sebebleri sunlardir:

 

 

1-Ruslarda rüsvet pek çok, Japonlarda hiç yok.

 

 

2-Ruslar hep kuvvetle savasir, Japonlar ise akil ile, tedbirle savasiyorlar.

 

 

3-Ruslarda ahlak çok bozulmus. Ahlak düskünü bir millet savasamaz.

 

 

4-Japonlar çok çaliskan ve idealist bir kavim.

5- Izzet-i nefislerine çok düskün bir millet. Mesela Ruslar harp boyunca bir tek Japon’u esir alamazken, kendileri 75 bin esir vermis.

 

 

Hatiratinda söyle demekten kendini alamaz: “Dünyada hiç nam ve sani olmayan ufacik bir kavmin bütün yeryüzünde mevcut insanlari titretircesine meydana çikmasi hiçbir zaman hatirdan çikmayacak harikadir.”

 

 

Japonya ile adi adeta özdeslesen ve bu ülkede ilk Islam tohumlarini atan Abdüresid Ibrahim, 1884 senesinde ziyaret ettigi devrin padisahi Sultan Abdülhamid’e bir mektup yazarak Japonya’da Islamin yayilmasi için devlet-i âliyenin destegini istiyordu. Fethi Okyar’in naklettigine göre Sultan bu konuda söyle demektedir: “Japonlarin Ruslara karsi kazandiklari zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyaret geldi. Imparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden Islam dininin muhtevasini, iman esaslarini, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardi, orada Islamiyeti yaymayi mukaddes vazife sayan Abdürresid Ibrahim isimli, asli Kazan’li olan bir Müslüman aliminden mektup almis, Japonya’da Islam’i tâmim (yayma) hareketine yardimci olmam istenmisti. Islam aleminin halifesi idim, bir tarafta daima iftihar ettigim ve hizmetkari olmaya çalistigim bu âli vazife, diger taraftan ruhumda bu mahiyette serefli hizmete duydugum hasretle, mümkün olan herseyi yaptim. Fakat bu yardim daha çok maddi sahada kaldi. Çünkü Abdürresid Ibrahim bizim din adamlarimizdan baska hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça’dan baska Rusça ve Japonca biliyordu. Kirk yasindan sonra Fransizca ve Latinceyi ögrendigini yazmisti.”

 

Japonya’da Rus karsiti faaliyetlere girismesi üzerine Rus hükümetinin ricasi sonucu Japonya’dan ayrilmasi istendi. Istanbul’a geldiyse de(1904) Rus hükümetinin Osmanli nezdindeki girisimleri neticesi tutuklanarak, Moskof yetkililere teslim edildi ve Odessa’ya götürülüp, hapsedildi. Iki hafta kadar hapis kaldiysa da, Rusya Türklerinin büyük baskisi sonucu serbest birakildi.

 

NESRIYAT HIZMETLERI

 

Hapisten tahliye olduktan sonra Petersburg’a yerlesti. Rus hakimiyetindeki Türkler arasinda siyasi ve dini bir birlik kurmak amaciyla Ülfet adli bir dergi çikardi. Ülfet bütün Rusya’da büyük bir ilgiye mazhar oldu, hatta Türkistan’da gördügü asiri alaka yüzünden polis kayitlarina “zararli nesriyat” olarak geçti. Ülfet Türkçe yayin yapiyordu ve Osmanli Türkleri ile Rusya Müslüman Türk boylari arasinda bir dil bagi islevi de görüyordu.

 

 

85. sayisinda Rus hükümeti tarafindan kapatilan dergi, dini meselelere agirlik verdigi için medrese talebeleri tarafindan da büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.

 

Ülfet’e olan teveccüh Tilmiz’i dogurdu. Tilmiz mecmuasi Arapça yayin yapiyordu. 1906’da basladigi yayin hayatina Rus idaresi 1907’de son verdi. Bu mecmuanin çikmasindan amaç da; Türkçe bilmeyen Kafkas Müslümanlari gibi kardeslerimizle ortak bir lisanda birlesmek ve onlari da dünya Müslümanlarinin durumundan haberdar etmekti.

 

Ülfet ve Tilmiz’in ardi ardina kapatilmasi da Abdürresid Efendi’yi yildirmadi ve Kazak sivesiyle yayin tapan Serke’yi çikardi.

 

Safahat’ta bu hizmetleri kendi dilinden söyle anlatilir:

 

“Evvela gizlice bir matbaa tesis ettim.

 

 

Bes on öksüz bularak basmacilik ögrettim.

 

 

Kalemim çok pürüzlüydü, fakat çaresi ne?

 

 

Sonra, bilmem kimin üslubu avamin nesine!

 

 

Dilimin döndügü siveyle bütün gün yazdim;

 

 

Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdim.

 

 

Usta, asarini (eserlerini) verdikçe çocuklar basti;

 

 

Alti ay geçti, bizim matbaanin çikti adi.

 

 

Gögsü imanli bes on tane fedai gelerek,

 

 

Dediler; “Sen ne basarsan, onu tevzi edecek (dagitacak)

 

 

Vasitan iste biziz, korkulacak sey yoktur…

 

 

Para lazimsa da bildir ki, verenler bulunur.”

Bir cerideyle (dergiyle) hemen baslayiverdim vaaza.

 

 

Zaten en baslica yol halki budur ikaza.”

 

Diger yandan halkin destegi ile büyük bir egitim seferberligi de baslamistir:

 

“Parasizlikti bidayette (baslangiçta) isin korkulusu

Agniya(zenginler) altini bezletti (çogaltti), etekler dolusu.

Açtik oldukça güzel medreseler, mektepler.

Okuyup yazmayi tamime (yaymaya) çalistik yer yer.

Tatarin yüzde bugün altmisi hakkiyla okur.

Ruslarin halbuki nispetleri gayet dûndur (asagidadir) .”

 

SURA

1905 yilina gelinirken artik Rus çarligi çatirdama sinyallerini vermeye baslamisti. Japon yenilgisi, ardindan basarisiz ihtilal girisimi Petersburg’un demir pençesini gevsetmesi gerektigini göstermisti. Bu suni hürriyet teneffüsünden her kavim gibi Rusya Müslümanlari da yararlanmak istediler ve haklarini aramaya basladilar. Bu girisimlerin de basini yine Kadi Abdürresid çekiyordu.

 

Ilk önce bir araya gelinmeliydi. Müslümanlarin münevver (aydin) kesimi ve zengin tabakanin katilimiyla Mekerce’de(Nijni Novgorod) büyük bir toplanti yapilmasi kararlastirildiysa da, Rus yetkililer buna izin vermedi. Ama Abdürresid Efendi yilacak, vazgeçecek gibi degildi. Yine onun teklifiyle bu toplanti gizlice Oka nehrinde, kiralanmis bir gemide yapildi. Burada, Rusya’daki Müslümanlarin bir çati altinda meselelerinin müzakere edilmesi ve savunulmasi fikri kabul edildi. Abdürresid Ibrahim Petersburg’a döndügünde derhal “Bin Üç Yüz Senelik Nazra” adli eserini nesretti. Bu eserinde Müslümanlarin birlik olmalarinin ehemmiyeti dile getirilmisti.

 

13 Ocak 1906’da ikinci toplanti gerçeklestirildi ve Abdürresid Efendinin hazirladigi “ittifak nizamnamesi” oy birligince kabul edildi. Öte yandan yine onun öncülügünde Rusya Müslümanlarinin Muhtariyet(Özerklik) meselesi gündeme getirildi. Bu fikir Rus meclisi Duma’daki Müslüman milletvekilleri vesilesi ile her yer ve her vasatta dile getirilmeye basladi. Abdürresid Ibrahim bu konudaki görüslerini kaleme aldigi “Aftonomiya” risalesinde açikça dile getirdi.

Ancak, dedigimiz gibi hürriyet ortami kisa sürdü. Istibdat geri dönmüstü.Yeniden baski idaresine dönülünce bir çok Müslüman aydin solugu hapiste ve sürgünde aldi. Abdürresid Ibrahim’in dergileri kapatildi ve Rusya’da kalmak can güvenligi için tehdit olusturmaya basladi. Bunun üzerine Rusya’dan ayrilmaya karar verdi:

 

 

“Iste biz böyle didinmekte, çalismakta iken.

 

 

Bir sabah üç tanidik, seslenerek pencereden,

 

 

Dediler: “Simdi hükümet basacak matbaani…

 

 

Durmanin vakti degildir. Hadi kaldir tabani.”

 

 

Bir isaretle çocuklar çekilip ta geriye,

 

 

Daldilar hepsi birer sesleri çikmaz delige.

 

 

Onlarin nevbeti geçmis, sira gelmisti bana.

 

 

Yolu tuttum, yalnizca dogruca Türkistan’a.”

 

 

IKINCI BÜYÜK SEYAHAT(1907-1910)

 

 

 

TÜRKISTAN

 

Böylece Abdürresid Ibrahim Efendi üç sene sürecek büyük yolculuguna basliyordu. Ama bu bir alelade seyahat degildi. Bu, Islam aleminin sorunlarini, ümmetin durumunu vicdani devamli o ümmet için atan bir müminin yerinde gözlemlemesi, tarihe sahitligi idi. Bu bereketli seyahat çok sükür kendisi tarafindan kaleme alinarak bize ulasmis bulunuyor. Okumayanlarin ilk elde hemen okumalarini salik verecegimiz bu nefis hatirat “Alem-i Islam” adiyla nesredilmis ve Kadi Abdürresid’in en bas eseri olarak taninmistir.

 

Mehmed Akif, Sirat-i Müstakim’de yayinlanan “Gayet Mühim Bir Eser” baslikli bir yazisinda bu kiymetli eser hakkinda sunlari yaziyor: “Ben çoktan beri bu kadar samimî, bu kadar müfîd (faydali) lâkin bu kadar müessir (tesirli) kitap okudugumu hatirlamiyorum. Araplar “Söz ruhtan çikarsa ruha girer; agizdan çikarsa kulagin hududunu asmaz.” derler ki ne kadar dogrudur! Bakilsa Abdürresid’in yazisinda hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatin, hiç bir inceligin ruhta husule getiremeyecegi teessürati bu tabiî, samîmi sözler ani bir surette hâsil ediyorlar (olusturuyorlar) .” (Not: Bulabilenlerin Islam harfleri ile olan baskisini okumalarini, yoksa Isaret Yayinlari tarafindan sayin Ertugrul Özalp beyin editörlügünde gerçeklesen enfes baskisini tavsiye ederim. Mehmed Paksu’nun sadelestirerek 1987’de Yeni Asya yayinevince yapilan baskisini tavsiye etmiyoruz. Çünkü yanlis sadelestirmeler ve atlamalar var.)

1907 sonlarinda Bati Türkistan sehirlerini dolasti ve ahalinin durumuna yakinen sahid oldu. Durum içler acisiydi:

 

“Sormayin gördügüm alemleri hiç söylemeyeyim;

 

 

Yâdi temkinimi sarsar da kan aglar yüregim.

 

 

O Buhara! O mübarek, muazzam toprak.

 

 

Zilletin koynuna girmis uyuyor müstagrak.

 

 

Ibn-i Sinalari yüzlerce dogurmus o iklim,

 

 

Tek çocuk vermiyor agusuna ilmin ne akim.

 

 

O rasadhane-i dünya, o Semerkand’i bile.

 

 

Öyle dalmis ki hurufata mazisiyle;

 

 

Ay tutulmus, “Kovalim seytani kalkin!” diyerek,

 

 

Dümbelek çalmada binlerce kadin, kiz, erkek!

 

 

Bu havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,

 

 

Daha salgin, daha dehsetli…Umumen ahlak.

 

 

Çok bozuk az gelecek namütenahi düskün.

 

 

Öyle murdarini görmekteki insan fuhsun.

 

 

Birakin, söyleyemez, mevkiimiz camidir.

 

 

Baska yer olsa da, tafsile hâyâ manidir.

 

 

Ya taassuplari? Hiç sorma nasil maskaraca.

 

 

O, uzun hirkasinin yenleri yerlerde hoca,

Hem bakarsin esi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)

Hem ne söylersen olur dini hemen rencide.

Milletin hayri için ne düsünsen; bidat.

Ser’i tagyir ile, terzil ise-hasa- sünnet.

Ne Huda’dan sikilirlar, ne de Peygamberden.

Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden.

Çekecek memleketin hali ne olmaz? Düsünün!

 

 

Sayisiz medrese var gerçi Buhara’da bugün.

 

 

Okunandan ne haber? On para etmez fenler,

Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer.”

 

Ama seyyahimiz bütün bütün ümitsiz degildi, gençlerde bir uyanma baslamisti. Ne yazik ki bu bir fecr-i kazibti. (yalanci safak)  Ve sanki merhum bunu takip eden ve 70-80 sene sonra O mübarek Maveraünnehir (Ceyhun irmaginin dogusunda kalan ülkeler) topraklarinda, anayurdumuzda dogacak fecr-i sadiki (dogru safak) müjdeliyor, oralara el verecek yigitleri tebrik ediyordu;

 

 

 

 

 

“Su kadar var ki sebâbinda(gençlerinde) ufak bir gayret

 

 

Baslamis…Bir gün olup parlayacaktir elbet.

 

 

O zaman iste su toprak yeniden islenerek,

 

 

Bu filizler gibi binler fidan besleyecek!”

 

Abdürresid Efendi Bati ve Dogu Türkistan’i kapsayan bu bir senelik seyahatinde bir taraftan ileri gelen kimselerle görüserek Rus hükümetine karsi ortak hareket edilmesi için ugrasiyor, öte taraftan da medreselerin islahi ve usul-i cedit (yeni usul) mekteplerinin kurulmasi için çalisiyordu. Memleketi Tara’ya döndükten kisa bir süre sonra ailesini alarak Kazan sehrine yerlestirdi. Kazan’da hemen siyasi faaliyetlere baslayarak Dördüncü Müslüman kongresinin toplanmasi için hazirliklara giristi. Yine gizlice bir gemide gerçeklesen toplantida egitimle alakali bir komite olusturularak ögretmenlik yasina gelmis Kazan bölgesindeki gençlerin Istanbul’a gönderilerek egitim almalari kararlastirildi. Bu sayede bir çok genç Türkiye’ye gelmistir.

 

 

 

 

 

1908 Eylülünde seyahatinin kalan kismini tamamlamak üzere Kazan’dan yola çikti. Seyahate çikisini söyle anlatmaktadir; “Önümde bir giden, arkamda bir çeken yok idi, yalniz himmet kemerini bele baglayarak, tevekkül asâsini ele aldim. Yalniz ilâ-yi kelimetullah (Allah adini yüceltme) halis niyetiyle, Allah ipine sarilma fikrini tervic ve takviye mukaddes emeli ugruna çoluk çocugumu ve mini mini cigerparelerim olan masumlarimi Allah’a emanet ederek yola çiktim.”

 

 

 

 

 

M. Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde onun fedakarlik ve feragatini (tok gözlülük) söyle anlatiyor: “Abdürresid Ibrahim Filipinlere Müslümanligi götürürken, bilmem nereye Müslümanligi götürürken, -Bediüzzaman’in arkadasidir-söyle diyor: “Araba ile oraya dogru ayrilirken 5 – 6 yasinda kizim faytonda benimle beraberdi. Kazan’dan herhalde ayrildik. Kiz yüzüme bakti. Dolu dolu gözleri ile ” baba, ne zaman döneceksin? diyordu. Ben “belki yakinda” diyordum ama, fakat içimde de dogru olmayan bu sözü söylerken bir burukluk yasiyordum. Çünkü katiyen bir daha geriye dönmeyi düsünmüyordum. Ben Hz. Muhammed’in dili olmayi düsünüyor, Kur’an’in bir dili olmayi düsünüyordum. ”

 

 

 

 

 

JAPONYA

 

 

Sibirya üzerinden Mogolistan- Mançurya’ya geçerek basladigi yolculuk Buradan gemi yolculugu ile Japonya’ya uzandi. Eserinin büyük kismin Japonya’ya ayrilmistir. O Japon milletine hayran olmustu:

 

 

 

 

 

“Dogruluk, ahde vefa, va’de sadakat, sefkat;

 

 

Acizin hakkini I’lâya (yükseltmeye)samimi gayret;

 

 

En ufak seyle kanaat, çoga kudret varken;

Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;

Kimsenin irzina, namusuna yan bakmayarak,

 

 

Yedi kat ellerin evladini kardes tanimak;

 

 

Öleceksin! denilen noktada merdane sebat;

Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat,

Ihtirasat-i hususiyyeyi söyletmeyerek,

Nef-i sahsiyi (özel çikarini) umumunkine kurban etmek…

Daha bunlar gibi çok nadire gördüm orada.

Ademin en temiz ahfadina (torunlarina) malik bir ada.

Medeniyyet girebilmis yaliniz fenniyle…

O da sahiplerinin lahik olan (yetisen) izniyle.

Dikilip sahile binlerce basiret, iman;

 

 

Ne kadar maskaralik varsa kovulmus kapidan!

 

 

Garbin esyasi, eger kiymeti haizse yürür;

 

 

Moda seklinde gelen seyyie (kabahat) gümrükte çürür!

Gece gündüz açik evler, kapilar mandalsiz;

Herkesin sandigi meydanda, bilinmez hirsiz.

Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde…

Togo(*)’nun umdugunuz tavri mi vardir? Nerde!

“Gidelim!” der, götürür! Sonra gelip ta yanima;

Çay bosaltirdi ben içtikçe hemen fincanima.

Müslümanlik sanirim parlayacaktir orda;

Sade Osmanlilarin gayreti lazim arada.

Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,

Ulema (alimler), vahy-i Ilahiyi mi bilmem, bekler?

 

Bediüzzaman hazretleri de “Divan-i Harbi Örfi – Sikiyönetimli Savas Meclisi” adli saheserinde ayni meseleye parmak basar; “Kesb-i medeniyette (medeniyet elde etmekte) Japonlara iktida (uymak) bize lâzimdir ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin mâye-i bekasi (varliginin temeli) olan âdât-i milliyelerini (milli adetlerini) muhafaza ettiler.”

 

Tabii burada sunu belirtmekte fayda var; Japonya’nin bu hali 1910 seneleridir. Maalesef Ikinci Dünya Savasinin galipleri bu ülkeyi isgal ederken kökleri ile birlikte isgal etmislerdir. Her türlü melanetleri ile bu temiz insanlari delik desik birakmislardir. Onun için bir büyügümüz hakli olarak söyle demektedir: “Amerikan düsmanligi, milliyetçilik duygusu ve ezilmislik hissinin esas alinarak gerçeklestirilen Japon hamlesi, katiyen uzun ömürlü olamaz. Çünkü, ister siyasî, ister ekonomik, isterse kültürel olsun, her türlü kalkinmanin uzun ömürlü olmasi, saglam temeller üzerine kurulmasina baglidir. Halbûki, Japon kalkinmasinda kalici esaslar degil, reaksiyoner çikislar hakimdir.

 

 

 

 

 

Nitekim, Bati bugün Japonya’ya fuhustan tutun da, içki ve kumara kadar her türlü melanet ve sefahati sokmus durumda. Daha baska ülkeler gibi, Bati’nin bu oyununa düsmüs ve mozaigi delik-desik olmus bulunan Japon saltanatinin uzun ömürlü olmasi herhalde düsünülemez.”

 

 

 

 

 

Abdürresid Ibrahim kaldigi süre boyunca Japonya’da büyük alakaya mazhar oldu. Japon imparatorluk ailesi ile yakin dostluk kurdu. Japon egitim sistemini yakindan inceledi. Bir çok cemiyet ve serefine verilen ziyafetlere katildi. Düzenlenen toplanti ve konferanslara istirak etti. Meramini anlatacak kadar Japonca ögrendi. Islam hakkinda Misyonerler tarafindan yayilan yanlis kanaatleri tashih etti. Japon gazeteleri bu konusma ve konferanslari ertesi gün okuyucularina aktardigindan hayranlari gittikçe artti. Ilk önce bir kisim üst düzey Japon diplomatlar Islam’la sereflendi. Onlarin da gayretleri ile Abdürresid Ibrahim “Asya Gi Kay” adli dernegi kurdu. Bu dernegin amaci Uzakdogu halklari arasinda dayanisma ve yardimlasma ve Islami davet idi. Baskanligina da eski bir Samuray olan ve Islam’a girerek Ebubekir adini alan Japon diplomat Ohara getirildi.

 

 

 

 

 

Dernek Daito isimli bir de brosür çikarmaya basladi. Öte yandan Tokyo’da bir cami için arsa alinarak yapimina baslandi. Bunlar Japonya’daki ilk Islam kivilcimlariydi.

 

 

 

 

 

KORE

 

 

Seyyahimiz içinden hiç gelmese de plani geregi Japonya’dan ayrilmak zorunda kaldi. Bindigi gemi 19.06.1909’da Kore’nin Pusan limanina vardi. Pusan kasabasinda yasadigi bir ilginç hatirayi burada derc etmek (eklemek) istiyorum. Yalniz burada su hususa dikkat çekmek gerekiyor; Sark insanlari umumiyet itibariyla duygusal, mert, misafirperver, cesur, izzet-i nefs sahibi insanlardir. Bu topraklarda akildan ziyade kalp hakimdir. Ve bati medeniyeti senaat ve denaatleri (alçaklik ve fenalik) ile giremedigi müddetçe de bu saf doku bozulmadan yüzlerce sene kalabilmistir. Mesela Abdürresid Efendinin izahatina göre “Eskiden Bir Koreli katiyen yalan söylemezmis. Hatta bir adamin yalan söyledigi ortaya çikarsa babasi evlatliktan çikarirlarmis. Fuhus eskiden hiç yokken bu on sene içinde o da baslamis ve ilerlemis.” Insan bunun gibi seyleri duyunca bir düsünürün su sözünü hatirlamadan edemiyor: “Insanligin en büyük düsmanlari Avrupa’dan çikmistir.” Elhak dogru bir sözdür…

 

 

 

 

 

Söyle diyor merhum seyyahimiz; “Kayikçi bizi vapurdan karaya götürdü. Ufak para bulunmadigindan tabii olarak yarim yen verdim. Kayikçi bizim parayi aldi, bir tarafa gitti. Ben dikkate almadim. Hepsi alti kurus bir para. Gümrükten esyalarimizi topladigim gibi rikse(Insanin çektigi bir ulasim araci) ile tren istasyonuna gittik. Trenin hareketine vakit varmis. Biz de biraz yemek filan yeyelim diyerek orada bulunan Japon misafirhanesine girdik. Misafirhaneden çiktigim zaman fukara bir adam bize dört kurus kadar para veriyor. Dedim; “Bu ne parasi?” “Kayikçiya elli sin vermissiniz, onun fazlasi” Iste fitri terbiye. Avrupalilarin vahsi ve barbar tabir ettikleri sarkta (doguda) neler var? Bir kere ehemmiyetsiz bir para sonrada o gümrük sahilinden trene kadar yirmi dakikalik bir mesafe. Kim arayacak, kim bulacak? Fakat Sark terbiyesi kul hakkina baska gözle bakar.”

 

 

 

 

 

ÇIN

 

 

Kore’de bir hafta kalan Abdürresid Ibrahim oradan trenle Çin’e yöneldi. Oradaki bazi izlenimleri söyle; “Bugün bütün Çin’de-Türkistan Çin’i, Kansu, Sansi vilayetleri müstesna olarak- Islam’in yalniz adi kalmis.” Maalesef Asr-i Saadetten hemen sonra Islamla tanismasina karsin yüzyillarin getirdigi ilgisizlik ve kopukluk bu topraklari Islam’dan hayli uzaklastirmis, Çin dinleri ile karisik bir hale getirmis. “Islam tarihlerinde Çin Müslümanlari hakkinda hiçbir sekilde malumat yoktur. Zaten biz Müslümanlar öyle bir hale gelmisiz, ne mazimiz (geçmisimiz) malum, ne halimiz, ne istikbalimiz (gelecegimiz) .”

 

 

 

 

 

Bir de ayni ifadeleri Safahat’tan takip edelim;

 

 

 

 

 

“Çin’de, Mançurya’da din bir gelenek baska degil.

 

 

Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil.

 

Acaba meyl-i teali (gelisme arzusu) ne demek onlarca

“Böyle gördük dedemizden” sesi milyonlarca

 

Kafadan ayni tehevvürle (düsüncesiz hareket) bakarsin çikiyor.

Ars-i âmali bu söz tâ temelinden yikiyor.

 

Görenek hem yalniz Çin’de mi salgin nerde

Hep Musab (ugramis) alem-i Islam o amansiz derde.

 

Getirin magrib-i Asya’dan bir Müslümani

 

 

Bir de Çin surunun altinda uzanmis yatani.

 

 

 

 

 

Dinleyin her birinin ruhunu, mutlak gelecek

 

 

Böyle gördük dedemizden sesi titrek titrek.

 

 

 

 

 

Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud (kabul edilmemis) .

 

 

Acaba saha-i tatbiki neden nâ mahdud (sinirsiz)

 

 

 

 

 

Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet bilseydik.

 

 

Çare yok göstermezdik bu kadar sersemlik.”

 

Çin’de namazlar bile bir acayip hale gelmistir; “Ah o biçare namazda okunan hutbe! Ben önce zannettim ki hutbeyi Çin lisaniyla okuyor da anlamiyorum. Sonra dikkat ettim, meger Arapça okuyormus. Sonra namaza kalktik. Burada okunan Fatiha, neuzu billah. Çok aci haller. Fatiha’nin tamamindan “Alemin” ile “nestein” anlasilabiliyor.”

 

 

 

 

 

“Fatiha, öyle Fatiha ki insanin tüyleri ürperir. O mübarek Fatiha suresi agliyordu. Neyse o gece zaten yorulmus bulunuyordum. Uzun bir düsünce ile yattim. Uydum, bütün rüyalarim mübarek Fatiha suresi üzerinde geçti. Ah! Biçare Islamiyet, neler gelmis basina? Milyonlarca Müslüman ne halde bulunuyor? Bunlari düsünen rahat uyur mu?”

 

Isin daha acikli tarafi bir Çinli Mollaya dedikleridir; “Çin’de ulema içinde sizden daha muktedir, sizden daha çok laf anlar bir adam görmedim. Ama ne yazik ki sizin de okuyusunuzla namaz caiz olacak kadar degildir. Siz Ibrahim Halebi’nin Zellet’ül Kâri (okuyucu hatalari) meselesini bir kere daha iyice mütalaa ediniz. Kendi namazinizin caiz olmadigina kendiniz fetva verirsiniz.”

 

 

 

 

 

“Bu havalidekiler pek yaya kalmis dince

 

 

Öyle Kur’an okurlar ki sanirsin Çince.

 

 

 

 

 

Bütün adetleri ayin-i Mecusiye (atesperest ayini) karib (yakin) .

 

 

Bir sehadet getirirler o da oldukça garib.”

 

Tabii bu yozlasmis telakki ile kadinlarda tesettür kalkmis, kiyafetler Budistlere benzemis, uyusturucu iptila seklinde yayilmis, pislik almis basini gitmis. O derece ki Pekin’in pisligi için Abdürresid Ibrahim’in su tespiti manidar; “ Bizim Istanbul’un en pis caddesi Pekin’in en temiz caddelerinden daha temizdir.” Tabii bu yirminci asrin baslarindaki Çin’in bir fotografi…

 

 

 

 

 

Bir de Zavalli Çin halkinin Ingiliz, Fransiz Alman ortak güçlerince 1900 senesinde elim bir seklinde katliamina da deginmek gerekiyor. Batili “hümanist” dostlarimizin yaptiklarini devamli hatirda tutmak gerekiyor zira: “1900 senesinde Plâgovisçiki’de suçsuz Çinlileri Amur nehrine döktüler. Kiz ve erkek çocuklarini, hatta hamile ve emzikli kadinlari karninda ve kucaginda bulunan çocuklariyla beraber sürü sürü Amur nehrine attilar. Amur nehri üzerinde 3 km kadar bir mesafe insan cesedinden köprü haline gelmisti.” Bravo dogrusu su batililara. Bir de “yavuz hirsiz” misali üste çikmalari ve bizdeki batici entel cücelere ve saf halk yiginlarina yutturmalari yok mu?…

 

 

 

 

 

OSMANLI SEVGISI

 

 

Seyyahimiz gezdigi yerlerin hepsinde Osmanliya ve hilafete büyük bir baglilik görür: “O da gariptir ki Müslümanlar her nerede olurlarsa olsunlar, hep Osmanlilarin meftunu (asik) ve dostu olup, hep kendi aralarinda Osmanlidan birkaç tüccari görmek arzusunda bulunuyorlardi.”

 

 

 

 

 

“Yaliniz hepsi de hürmetle anar naminizi

 

 

Hiç unutmam, sarilip hirkama bir Çinli kizi

 

 

 

 

 

Ne diyor anlamadim, söyledi bir çok seyler

 

 

Sonra meyus (üzüntülü) olarak agladi, biçare meger

 

 

 

 

 

Bana sultani sorarmis da “nasildir?” dermis.

 

 

Yol yakin olsa imis, gelmeyi isterlermis.”

 

 

 

 

 

Maalesef ne Osmanli ne de Cumhuriyet devlet ricali (adamlari) bu büyük destegi görebilmislerdir. Zira çogu bati sarabiyla sarhos bu insanlarin önlerini görmeleri zordur. Nerde kaldi onu görmek…Bakin Osmanli konsolosluklarinin haline: “Osmanli konsolosluklarinda ne oruç tutan var, ne namaz kilan var.”

 

 

 

 

 

HINT ALT KITASI

 

 

Abdürresid Ibrahim 7 Agustos 1909 tarihinde Singapur’a vardi. Bura halki da kendisini büyük bir cosku ile karsiladilar. Adada bulundugu müddetçe Müslümanlara ittihad-i Islam (islam birligi) agirlikli vaazlar ve sohbetler yapti, onlari uyuduklari uykudan uyandirmak istedi. Sii ve Sünni Müslümanlara yönelik su ikazi hepimiz için biraz durup düsünmeyi gerektirmiyor mu?: “ Bin üç yüz sene önce geçmis adamlara lanet okuyacagimiza bu saat bizim hayatimiza taarruz etmekte olanlara hiç olmazsa “ne yapiyorsunuz? ” dersek daha münasip olmaz mi?”

 

 

 

 

 

“Bin üç yüz sene önce vefat etmisleri biz diriltemeyecegiz. O geçti. Oradan bahsedersek birbirimizin kalbini rencide etmekten baska bir netice vermez. Bugünkü ihtiyaçlarimizi düsünelim. Ve büyük düsmanlarimiza karsi simdiki halimizi ve gelecegimizi düsünelim.”

 

 

 

 

 

Singapur’da parasi bittigi için yolculuguna devam edemiyordu. Ama durumu fark eden Müslümanlar biletini alarak onu Hindistan’a trenle yolcu ettiler.

 

 

 

 

 

Hind alt kitasi o siralar Islam’in en büyük düsmani Ingilizler tarafindan idare ediliyordu.Abdürresid Ibrahim bu durumu söyle açikliyor: “Hindistan’da Ingiliz zulmü tahammül edilecek gibi degildir.”

 

 

 

 

 

Yine su tespiti önemli; “Ingiltere devletinin elinde bulundurdugu arazinin bütün mahsulü sizin bildiginiz gibi, yirminci asirda bundan yüz sene önceki mahsulüne nispeten yariya düsmüstür. Hiç süphe etmeyiniz, Ingiltere devleti Hindistan’i harap etmek için yaratilmis çekirgedir dersem hata degildir.”

 

 

 

 

 

Ingilizler bu topraklari sömürmekle kalmamis Kadiyanilik ve emsali bir çok haserenin türemesine de zemin hazirlamislardir. “Hindistan esasen mezhep yuvasidir” ve “Hindistan’da Ingilizlerin paralarini kuvveti ile meydana gelmis yeni yeni mezhepler pek çok olup hepsinden birer numune de Bombay’da bulunur.”

 

 

 

 

 

Gerçi “Hintliler eskiden beri esarete aliskin bir millettir. Ingiltere hükümeti ne kadar zulmederse eder,bir Hindli yine ses çikarmaz.” “Hindliler bu zilleti tamamiyla kabul ediyorlar. Degil avami, belki Londra’da tahsil görmüs subaylari da aleni olarak tahkirleri oldugu gibi kabul ediyorlar. Ben bir iki subay ile görüsüp sordum: “Niçin size Ingiliz subaylari ellerini vermiyorlar? Ve niçin maaslariniz müsavi (ayni) degil? Buna nasil tahammül ediyorsunuz? Dedigimde ne cevap verirlerse begenirsiniz?: “Ingilizler sahiptir (efendi) ” cevabini veriyorlar.Biliyorsunuz ki, Hindistan’da ‘Sahip’ deme ‘efendi’ demektir. Bir Ingiliz kim olursa olsun, amele olsun, Hindlilere efendidir.”

 

 

 

 

 

Hindistan’da Ingilizlerin katliamlari da insani ürpertici cinsten. Sadece bir tanesine kisaca yer verelim. 1857’de Guvanpur sehrini topa tutarak otuz bin insani öldürmüsler; bir kismini diri diri Ganj nehrinde bogarak ve bir çok alimleri de yine diri diri gaz döküp ateste yakarak yok etmislerdir. Abdürresid Ibrahim anlatiyor: “ Silahsiz biçareleri evlerinden alarak takim takim biner adami birden topa tutmuslar. Bu vahsetleri icra ettikleri zaman medeni generaller kahkahalarla gülerlermis. Bilhassa büyük alimleri atese attiklari vakit generallerden birisi ellerini çirparak alkislar, bogula bogula güler, sesi çiktigi kadar bagira bagira çirpinir, adeta sevincinden çildirirmis. Ben ne zamanki o halleri gözleri ile gören ihtiyarlardan dinledimse, yarim asir sonra söylendigi halde o vahsetten kan aglamamak mümkün degildi. Hele Mevlevi Can Muhammed Sah Merheti Sahip cenaplarindan dinledigim zaman ister istemez gözlerimden yarim saat yas dökülmüstü. Kendileri yetmis bes, belki daha yasli, hem bembeyaz sakalla kafasini sallayarak: “Otuz bin adami zulmen öldürdüler, onlardan bin kisisi alimlerdi” dedigi zaman sakallarindan gözyaslari burçak burçak yuvarlaniyordu.”

 

 

 

 

 

Onun nihai görüsü söyledir-ki Istikbal fiilin onu tasdik etmistir-: “Hindistan’da hiç süphe yoktur ki, Ingilizlerin yerleri daha çok sarsilacaktir.”

 

 

 

 

 

Ingilizler Abdürresid Ibrahim gibi bir ismin bu topraklarda bulunmasindan son derece rahatsiz oldular, onu taciz ettiler, nezarete attilar, pesine casuslarini saldilar. Mesela bu casuslardan birisinin kendisini takibini söyle anlatir: “Gece yarisindan sonra saat üç siralarinda tren Bombay duragina geldigi zaman bizim haserat uyumakta idi. Ben de hemen vagondan indim. Yoluma devam ettim. Büyük cadde ile Islam mahallesine gitmekte iken kasaphane hizasinda haserat kosarak benim arkamdan yetisti. Sokak da gayet tenha. Beni tutacak olmustu. Orada bir yumruk yuvarladim. Bir daha, bir daha, o düdük çalarak geriye dogru yollandi. Ben orada Ömer Efendinin bulundugu Sahcihan oteline girdim. Artik bir daha ne o beni gördü, ne ben onu. Iste Ingilizlerin misafirperverligi.”

 

 

 

 

 

“Hindi bastan basa gezmekti muradim, lakin.

 

 

Nerde olsam beni takibi yüzünden polisin.

 

 

Takatim bitti de vazgeçmede muztar kaldim.

Kaldim amma yine her mahfile (toplanti yeri) az çok daldim.”

 

 

 

 

 

Hindistan’da daha fazla kalmasinin tehlike arz etmesi üzerine 7 Ekim 1909’da, yaninda Japon mühtedisi (hidayete ermis) Ömer Yamaoka oldugu halde Bombay’dan gemi ile Hicaz’a hareket etti…

 

 

 

 

 

ISTANBUL’A DÖNÜS

 

 

1910 yilinda Haccini ifa eden Abdürresid efendi Hicaz demiryolu ile Beyrut’a oradan da gemi ile Istanbul’a geldi. Hariciye nezaretine (Dis Isleri Bakanligina) Osmanli vatandasligina geçmek için bir dilekçe verdi. 1912’de Osmanli vatandasligina kabul edildi.

 

 

 

 

 

Istanbul’a geldikten sonra Sirat-i Müstakim dergisi idarehanesinin düzenledigi konferanslara katildi. Bursa ve Istanbul’da tertip edilen samimi konferanslarin konusu Alem-i Islam’in durumu idi. Çok yogun bir ilgiye mazhar olan bu dertlesmelerle ilgili Islam Sairi Mehmed Akif bey sunlari yaziyor: “Zaten hazretin meclisi de öyle degil mi? Binlerce huzzara (hazirda olanlar) karsi îrad ettigi hutbelerde memleketine mahsûs sive ile Istanbul sivesini mecz eyleyerek (birlestirerek), hiç bir parlak cümleden, mutantan bir terkîbden imdat istemeyerek gayet açik bir lisan ile yürüttügü mülâhazat (düsünceler) cemaati meshur ediyor (sihirliyor) ; namütenahi (durmadan) söylese insanin namütenahi dinleyecegi geliyor.”

 

 

 

 

 

Istanbul’da Sultanahmet, Ayasofya, Sehzadebasi camilerinde vaaz tarzinda yapilan bu konferanslara en az bes bin kisi istirak etmis, cemaat disarilara tasmistir. Bu konferanslarda Abdürresid bey halka “Sibiryali Meshur Seyyah-i Sehir” veya “Hatib-i Sehir” diye takdim ediliyordu. Akif bey bu konferanslardan birini siirlestirmis ve “Süleymaniye Kürsüsünde” adiyla nesretmistir. Bu siirinde Abdürresid Ibrahim’i söyle tavsif eder (vasiflandirir) :

 

 

 

 

 

“Kimdi kürsüdeki bir bilmedigim pir amma

 

 

Hiç de bigane degil kalbe o cazip sima.

 

 

Bembeyaz lihye-i pakiyle (temiz sakaliyla) beyaz destari n(sarigi)

 

 

O mehib (heybetli) alni, o pek munis olan didari (yüzü),

 

 

Her taraftan kusatip bedri (dolunay) saran hale gibi,

 

 

Ne sehamet (yigitlik), ne melahat (yüz güzelligi) veriyor ya Rabbi.

 

 

Hele gözler iki mihrak-i semavidir (gökten gelen yakici nokta) .

 

 

Bir suaiyla alevlendiriyor idraki.

 

 

Ah o gözlerden inen huzme-i nurânurun,

 

 

Bagli her târ-i füsunkarina (büyüleyici iplikgine) bin ruh-i zebun (aciz ruh) ”

 

 

 

 

 

Istanbul’da Sultanahmet civarinda bir eve yerlesen bu büyük dava adami yine bos durmadi. Tearüf-i Müslimin adiyla bir dergi çikardi. Adindan da anlasilacagi gibi bu dergide Müslümanlarin birbirini tanimasini, dertlerini ögrenmesini ve bir uhuvvetin (kardesligin) teessüsünü hedef aliyordu. Diger yandan merhum Esref Edip beyin gayretleri ile ”Alem-i Islam” adli hatirati Istanbul’da basildi ve adeta kapisildi. Bunun bir sebebi de Mehmed Akif’in su ifadelerinde gizliydi; “Vakia Abdürresid’in bu seyahatnamesi insana o kadar keyif vermiyor. Çünkü bir çok aci hakikatleri olanca aciligiyla, olanca üryanligiyla (çiplakligiyla) gösteriyor, sarkin emrâz-i içtimaîsini (sosyal hastaliklarini)ortaya döküyor. Lâkin hastalik bütün a’râziyle, edvâriyle (zamanlariyla) meydana çikmalidir ki müdâvati (tedavisi) kabil olsun, esbabi (sebepleri) bertaraf edilebilsin.”

 

 

 

 

 

Yeri gelmisken, Akif’le aralarinda derin bir dostluk kuruldugunu da söyleyebiliriz. Bir gün dev saire söyle demistir: “Ah Akif! Ne yapayim ki senin kalpleri tutusturan siirlerine can verecek yasta degilim. Yirmi sene evvel bunlari yazmis olsaydin kim bilir bunlar bana daha ne kadar kuvvet verecekti. Bütün Asya’yi, Afrika’yi gezdim, senin gibi bir sair görmedim. Sen bütün Asya’yi, Afrika’yi dolasmalisin. Buzlu steplerde, kizgin çöllerde yasayan Müslüman akvamin (halklarin) ahvalini yakindan görmelisin. Senin siirlerin ilkbaharin feyzi gibi donmus ruhlara yeniden hayat verir. Sen onlari görmelisin, onlar seni görmeli dinlemeliler.”

 

 

 

 

 

Akif’in yakin dostu merhum Esref Edip Fergan bey bu dostluk ve etkilesime söyle parmak basiyor: “Üstadin Süleymaniye Kürsüsünde söylettigi zat. Onun Müslümanlari irsad hususundaki himmet ve gayretlerine meftun..Üstad bu çok atesli hatibi Süleymaniye kürsüsünden söyletti. Müslüman milletlerin musab olduklari hastaliklari onun lisaniyla tesrih etti (açikladi) . Üstadin bazi siirleri üzerinde Abdürresid’in çok tesiri oldugunda süphe yoktur. Bilhassa Safahat’in ikinci kitabi(Süleymaniye Kürsüsünde) tahlil edilirken bu noktayi nazar-i dikkate almak lazimdir.”

 

 

 

 

 

Abdürresid Ibrahim herhalde bu siralar Bediüzzaman hazretleri ile de tanisir ve dost olur. Muhterem Mehmed Kirkinci Hocaefendi hatiratinda merhum tarihçi Ibrahim Hakki Konyali’nin su hatirasini naklediyor: “Türkistanli meshur seyyah, büyük bir Islam alimi ve mücahidi olan Abdürresid Ibrahim Dar-ul hilafet olan Istanbul’a geldiginde Bediüzzaman hazretlerine misafir olmustur. Abdürresid bey çok iri, babayigit biri idi, yemesi, içmesi fevkalade idi. Üstad ise az yer, üç bardaktan fazla çay içmezdi. Abdürresid Ibrahim bey tahminime göre yirmi bardaktan fazla çay içti. Üstad da onu yalniz birakmadi. O çay içmeyi bitirinceye kadar Üstad da onunla beraber çay içti.”

 

 

 

 

 

Bediüzzaman hazretleri Abdürresid Ibrahim’den aldigi bilgileri zaman zaman eserlerinde nakletmistir. Mesela 1910’da Sam’da verdigi meshur hutbede naklettigi su malumat gibi; “Hattâ, Rus’u maglûp eden Japon Baskumandaninin Islâmiyet’in hakkaniyetine sehadeti de sudur ki: “Hakikat-i Islâmiyet’in kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i Islâm temeddün edip (medenilesip) terakki ettigini (gelistigini) tarih gösteriyor. Ve ehl-i Islâm’in hakikat-i Islâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahhus ettiklerini, vahsete ve tedennîye düstüklerini ve hercümerç (karisikliklar) içinde belâlara, maglûbiyetlere düstüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilâkistir (aksinedir) . Yani, salâbet ve taassuplarinin zaafiyeti nispetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet (direnç) ve taassuplarinin kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere maruz kaldiklarini tarih gösteriyor. Simdiye kadar zaman böyle geçmis. ”

 

 

 

 

 

TRABLUSGARB’DA

 

 

1911 senesinde Italyan’larin Libya’ya ansizin saldirmasi üzerine Abdürresid Ibrahim hemen Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. O sirada 54 yasindaydi. Yerinde duramiyordu; “Saskinliklar zail (yok) olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye basladi. Ben de duramadim, bir atestir kalbimi kapladi. Gitmeden rahat olmazdim. Vakia ben yasliyim, benim elimden bir sey gelmez. Fakat, hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye yararim.”

 

 

 

 

 

Evvela gemi vasitasiyla Misir’a gittiler. Ingiliz isgali altindaki bu ülkeden bedevi kiyafetleri içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculugun ardindan Libya’nin Sollum sehrine ulastilar. Buradan da siddetli çatismalarin sürdügü Derne’ye vardilar.

 

 

 

 

 

Seyyahimiz çesitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanli subayinin ve Libyali kardeslerimizin tek vücut halinde dasitani (destansi) direnisi onu çok sevindirdi. Özellikle de Enver Pasa’nin çalismalari; “Enver Pasa Hizir gibi herkesten önce yetisti, en büyük vazifeyi o gördü. Yoktan bir ordu teskil ederek büyük ve sanli milletimizin namus ve serefini bütün cihana tanitti. Milyonlarca Arabin kalbinde Pasalik unvanini aldi.”

 

 

 

 

 

Trablusgarb’ta bes ay kaldiktan sonra Istanbul’a döndü. Burada Trablus savasi ile alakali verdigi konferanslar büyük ilgi gördü.

 

 

 

 

 

BALKAN HARBI

 

 

1912 yilinda baslayan Balkan savasi ve akabinde serhat sehri Edirne’nin düsman çizmesi altina girmesi üzerine Abdürresid Ibrahim o siralar çikardigi ve Alem-i Islam’a gönderdigi “Islam Dünyasi” adli dergide bu topraklarin kaybedilmemesi için bütün dünya Müslümanlarini cihada çagirdi. Her tarafta maddi yardim ve gönüllü toplanmaya basladigi haberleri geliyordu. Japonya’da Edirne’nin düsüs haberini bazi gazeteler siyah çerçeveler halinde halka duyurmuslardi. Bu hadise de bu büyük zatin Japonya’da ülkemiz adina olusturdugu kamuoyunun büyüklügü hakkinda bir fikir vermektedir.

 

 

 

 

 

CIHAN HARBI – DÜNYA SAVASI

 

 

Birinci Dünya Savasinda da yine onu hep degisik yerlerde görüyoruz. Mesela bir defa Enver Pasa ile birlikte Dogu’da askerlere moral veriyor, diger yanda Rus saflarindaki Müslüman askerlere propaganda yapiyordu.

 

 

 

 

 

Bir ara Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasinda dolasti. Esir kamplarinda verdigi vaazlarla onlari halifenin safinda çarpismaya ikna etti. Bu esirlerden “Asya Taburu” adi verilen bir tabur olusturularak Irak cephesinde Ingilizlerle savasmaya gönderildi.

 

 

 

 

 

1912 yilinda Osmanli vatandasligina giren Abdürresid Ibrahim savas sirasinda ve sonrasinda Teskilat-i Mahsusa (istihbarat teskilati) adina bazi vazifeleri de yerine getirdi.Bunlar genelde Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi. Bu arada Avrupa’da katildigi konferans ve toplantilarda her firsatta mazlum Rusya Müslümanlarinin sesi solugu oldu. Bu siralar Stockholm’de kurulmus olan Rusya’daki Yabanci Milletler cemiyetinde Rusya’daki Müslümanlarin temsilciligini yapti.

 

 

 

 

 

RUSYA’YA DÖNÜS

 

 

Savasin bitiminden sonra 1918 yilinda memleketini ziyaret niyetiyle Istanbul’dan ayrildi. Bu seyahatinde de Rusya’daki Bolsevik devriminin oturma sancilarini ve devletsizligin ve anarsiligin ürperticiligini bütün çiplakligiyla gördü.

 

 

 

 

 

Bu hatiralardan bir kismini da kisaca nakletmek istiyorum. Maalesef bizim gibi doldurusa getirilen ülkelerde nice genç nesiller o Ekim devrimi hülyalari ve masallariyla yillarca kandirildilar. Onu bir de bizzat yasayanlardan dinlemek lazim ki ne ürperticidir. Bu konuda “Komünizmin Kara Kitabi” adli eseri ve merhum Sevki Bektöre’nin “Volga Kizil Akarken” adli hatiratini bilhassa tavsiye ederim. Evet Hasan Cemal’in dedigi gibi; “Yalniz Mina Urgan, Nâzim Hikmet, Sabahattin Ali gibi Türk aydinlari degil, pek çok Batili aydin da bir düsün pesinden yuvarlandi gitti.”

 

 

 

 

 

Iste Abdürresid Ibrahim beyin bazi tespitleri: “Trenler görülecek bir seydi. Ne saat hareketleri malum nede ayakta duracak bir mahal mevcuttu. Iki gün iki gece Istasyon taslari üzerinde firsat bekledim. Ve nihayet semt-i hareketi malum olmayan (hareket yeri belli olmayan) bir trene iltica ettim. Trene girdikten sonra anladim ki benden baska bileti hamil (alan) kimse yoktu. Meger buna hiç lüzum yokmus. Rusya inhilal etmis.(dagilmis)

 

 

 

 

 

On saat kadar igne atsan yere düsmez bir trende iskenceli bir yolculuktan sonra Baltof sehrine gelen merhum, daha sonra Ukrayna’nin merkezi Kiev’e vasil olur. Burada sehre giren Bolsevik güçlerinin müthis bir katliamina tanik olur; “ Iki gün sonra da bir katliam basladi. Dört-bes bin kisi itlaf edildi. Hiç unutmam bir gece Ferid beyin evinde toplanmistik. Gece yarisi ben camiye avdet ediyordum (dönüyordum). Gayet siddetli bir infilak meydana geldi. Ertesi sabah da gördük ve ögrendik ki Çarlik taraftarlarindan tevkif edilen üç yüzü mütecaviz (askin) sahsin sahsin hapsedildigi müze daire mevkuflarla beraber berhava edilmis (havaya uçurulmus).”

 

 

 

 

 

Bir ay Kiev’de kalan Resid Kadi, daha sonra ailesini almak üzere Almanya’ya gider. Almanya’da devletsizlikten tam bir terör esmektedir; “Nisanin yedinci günü Berlin’in kuzey kismindaki Aleksandr meydaninda Spartaküslerin kanli bir mücadelesine gözlerimle sahit oldum. Bunlar mevki polis merkezini basarak 63 polisi, kulak ve burunlarini kesmek ve gözlerini oymak suretiyle katlettiler.”

 

 

 

 

 

Anarsinin hüküm ferma oldugu bu yerlerden bin bir müskülatla ailesi ile birlikte Rus topraklarina girebildi. Rusya’nin durumu içler acisiydi. Her türlü vahset ve devlet terörü ortalikta cirit atiyordu; “Bolsevikler aglayanlara karsi bir Rus darb-i meselini(atasözünü) der hatir ettiriyorlardi; “Moskova, gözyaslarina itimat etmez.” Ve bu sözü müteakip kuvvetli bir kahkaha ile bedbaht muhataplarina ikinci bir yara açiyorlardi.

 

 

 

 

 

…Moskova’dan Petersburg’a gittim. Eskiden tanidigim bu sehri bu defa taniyamadim. O tertemiz sehir sanki bir yangin yeri veya muharebe meydani olmustu. Tek bir çöp bulunmayan sokaklari hayvan lesleri ve insan enkazi ile dolu idi.”

 

 

 

 

 

Bir müddet sonra memleketi Tara’ya döndü; “Hemen biri erkek digeri kizlara olmak üzere iki mektep açtik. Halktaki bilim arzusu hadd-ül gayede (son sinirda) idi. Yas mevzu-i bahis olmaksizin bütün sehrin Müslüman erkek ve kadinini ailemle birlikte tedris ve talime basladik. Bolsevikler bizim medreselerimizi kaldiriyorlar, kapatiyorlardi. Biz sükunetle mücadele ettik. Bolsevikler bir aralik dini ve fenni münazaralar yaptilar. Leh ül hamd muvaffak olduk. Iki sene Tara’da kaldim.”

 

 

 

 

 

ÇIN TÜRKISTAN’INA SEYAHAT

 

 

Abdürresid Ibrahim yine yerinde duramadi ve yaninda oglu oldugu Uygur diyarina dogru yola çikti. Burada da büyük iltifat ve ikramlarla karsilasti; “Azami derecede yaptiklari ikramin baslicasi Türkiye’den gelmekligimizden neset ediyordu. Mevizeler irad ederek (vaazlar vererek) memleketi dolasmaya basladik. Ahali-i Islamiye yalniz bir seyden son derece muzdarip bulunuyordu. O da Sakarya’ya ve Ankara yakinlarina Yunanlilarin gelmesi idi.”

 

 

 

 

 

Kurtulus savasinin kazanilmasi her yerde oldugu gibi Türkistan’da da çok büyük bir sevinçle karsilanmisti; “Hemen camiye kostum. Yüzlerce muvahhidin sevinç gözyasi dökerek Rabbülalemine münacatta bulunuyor, secde-i sükrana kapiliyorlardi.” “Herkesin agzinda; “Halife ordusunun ve onun vekili Gazi Mustafa Kemal’in ismi dolasiyordu.”

 

 

 

 

 

RUSYA’DAN TEKRAR AYRILISI

 

 

“Türkistan-i Çini’ye” yaptigi seyahatten dönen Abdürresid Efendi, Kremlin’deki idarecilerle(Lenin, Stalin vs) yakin iliskiye girerek onlarin serrinden Türk halkinin zarar görmemesine çalisti. Ama Bolsevik idarenin gittikçe Rus sovenizmine dönüsmesi ve iyice kanlanmasi üzerine Rusya’dan ayrilmak zorunda kaldi. Türkiye’ye iltica edip Konya’nin Cihanbeyli ilçesinin Bögrüdelik köyüne yerlesti.

 

 

 

 

 

Ama dedigimiz gibi onun gibi bir entelektüelin bir köy hayatina sikisip kalmasi mümkün degildi. Onu yine bu gönüllü sürgün döneminde(1925-1933) Islam dünyasinin problemlerini dile getiren eserler kaleme alirken, Türkiye’nin degisik illerine ve Misir, Hicaz gibi yerlere seyahat ederken görürüz.

 

 

 

 

 

Mesela 1925’in son günlerinde onu Anadolu’da görüyoruz. Merhum Tahir-ül Mevlevi, hatiratinda Ankara Istiklal mahkemesinde yargilanmak üzere trenle Istanbul’dan giderken bir durakta onunla karsilastiklarindan bahsetmekte; “Tren Izmit’e bir müddet durdu. Yolculardan bazilari vagonlardan inip lokantaya gittiler. Bizim için imkan olmamakla beraber hacet de yoktu. Aksam üstüne dogru duraklardan birinde Tatar seyyahi, meshur Abdürresit efendi bizim vagonun önüne dogru gelmisti. Nazarlarimiz karsilasti. Göz ile asinalik, elleri ile dua isaretinde bulundu. Adamcagizin halimizden müteessir oldugu belli idi Allah razi olsun. ”

 

 

 

 

 

JAPONYA HICRETI

 

 

Türkiye’de ailesi ve dostlari arasinda güzel günler geçirmesine ragmen onun akli fikri Islami hizmetlerinin ilk tohumlarini attigi Japonya’daydi. Ona göre eger Japonlar Islami kabul ederlerse dünya Müslümanlari Japon imparatoruna biat eder ve yeni hilafet merkezi Japonya olabilirdi.

 

 

 

 

 

1933 senesinin Agustos ayinda Istanbul’dan yola çikan bu yasli arslan 12 Ekim’de Tokyo’ya vardi. Japonya halki onu büyük cosku ile karsiladi. Japon basini da büyük ilgi göstererek, kendisi ile Müslüman dünyasini durumu ile ilgili çok sayida röportaj yaptilar. (Not; Alem-i Islam’in ilk cildinde anlattigi gibi Tatar halkinin Japonlara çok özel bir sevgisi vardi. Japonlarda da bu sevgi Tatar milletine karsi bulunmaktaydi. Sayin Ilhan Mansiz’a Japonya’da duyulan ilgi de bunun da rolü olsa gerektir. O da Eskisehir’e yerlesen bir Tatar ailesinin evladidir.)

 

 

 

 

 

Japonya’da hizla Islami hizmetin basina geçen Abdürresid Efendi Tokyo’da bir büyük camii açilmasina vesile oldu ve buranin fahri imamligini yapti.(1937) Islam dininin Japon idaresi tarafindan resmen taninmasini sagladi. Bu ülkede yasayan Tatar halkinin sorunlarini çözmekle ugrasti. Sesi kesilinceye, elinden kalem düsünceye kadar Ilâyi kelimetullah için çaba gösterdi ve arkadan gelen bizlere bir Müslüman’in azminin neler yapabilecegine sanli bir örnek oldu.

 

 

 

 

 

VEFATI

 

 

Ve nihayet 17 Agustos 1944’de arkasinda büyük bir iz birakarak, güzel bir insan olarak beka diyarina göç etti. Bu onun son seyahatiydi.. Vefati gerek Islam dünyasinda, gerekse ikinci vatani bu sirin ülkede büyük üzüntü ile karsilandi. Japon devlet radyosu ve diger basin organlari tarafindan bu elim haber her yere duyuruldu. Cenazesine istirak etmek isteyenlerin çoklugu üzerine üç gün bekletildikten sonra büyük bir törenle topraga verildi.

 

 

 

 

 

Cenab-i Hakk onun azminden, gayretinden, hamiyetinden bir nebze olsun bize de lütfetmesi dua ve recalarimizla kendilerine Mevla’dan sonsuz rahmetler dileriz. Bu gün o Tokyo’da “bir tapu senedi” mesabesindeki mezarinda bizden gayret, fedakarlik, feragat, beklemektedir. Tipki emsali büyüklerimiz gibi…

 

 

 

 

 

FIKIRLERINDEN BIR DEMET

 

 

***Kendisi gibi bir seyyah olan Ibn-i Batuta için sunu diyor; “Rahmetli çok büyük hizmet etmis. O zamanda bu kadar hizmet harikalardan sayilsa degeri vardir.”

 

 

 

 

 

*** “Bir adam hep hayir sahibi olamaz. Ve bir adam hep fena da olamaz.”

 

 

 

 

 

***Zamaninin modernistleri hakkinda sunlari yazmakta; “Zamanimizin alimleri, bilmem dünyanin nesi zannolunan Cemaleddinler, Abduhlar, Nedimler hiç süphesiz o esaretin kurbani olarak inhirafa (bozulmaya) mecbur olmuslardir. Daha biraz açik söylemek icap ederse, bugün mevcut olan sariklilardan çogunun bati felsefesi karsisinda maglup olarak, geri dönüse mecbur olmalari yine o fikir esaretinin kötü neticesi olarak, Islam felsefesinden mahrum olmalarindandir.”

 

 

 

 

 

***”Islam garip olarak dönecek” hadis-i serifini tekrar eder de, hadis-i serifin son cümlesini hatirlamayiz. Halbuki sonu “O gariblere ne mutlu! Onlar insanlarin bozduklarini islah ederler, düzeltirler” Her ne sebeptense, biz hep ümitsiz tarafini hatirlamakla müptela oluyoruz. Hadisin sonunu söyleyen bir Müslüman bulunamiyor. ”

 

 

 

 

 

Mehmed Akif merhum da bazi tembel hocalarin bu hadisi delil göstermelerini söyle tenkit ederek, onlari söyle konusturur;

 

 

 

 

 

“Memleket mahvolacak, mahvolmayacak..Bastakiler

 

 

Düsünürler onu, mevcut ise bir çare eger.

 

 

Gelelim dine, ne mümkün çalisip kurtarmak?

Bede- ed- dinü gariben (din garib basladi) … sözü elbet dogru çikacak. ”

 

*** “Cehaletin neticesi hacalettir.” (utanma)

 

*** “Fikir ihtilafi her zaman olmus, olacak ve olmalidir.”

 

*** “Yabanci memleketlerde gezen seyyahlarin bilgileri hiçbir vakit tam olmaz.”

 

*** “Japonlarda ve Çinlilerde otuz alti bin hiyeroglif seklini muhafaza için cemiyetler kurarlar. Japonya’da Hiyeroglif Muhafazasi Cemiyetinin bir buçuk milyon üyesi vardir. Iste milletler birbirinden bu sekilde ayrilirlar. Milli hamiyet nedir? O da bu bizim ufak sandigimiz seylerde ihtimam göstererek ortaya çikar, sarlatanliklarla degil.”

 

 

 

 

 

***Bizde nedendir, din ve seriat hainleri her zaman din perdesi altina girmeyi daha uygun bulurlar.

 

 

 

 

 

*** Yaziklar olsun ne hale geldik. Degil yabancilari davet etmek, aksine gençlerimizi Müslümanliktan nefret ettirmek ufacik bir bahane ile ceddinden Müslüman olan kardeslerimizi kafir ilan etmek adeta ulemamizda sanat oldu.”

 

 

 

 

 

***Batililarin Islam dünyasinda açtiklari kolejler hakkinda görüsü; “ Bunlar ve benzerleri Osmanli ülkesinden yabancilar tarafindan açilmis mekteplerin hiçbirisi bizim hayrimiza açilmadigini anlamayan bir tek müslümanin bulunacagini zannetmem.”

 

 

 

 

 

“Er yigit sözünün sahibi olur. Sözüne sahip olmayanlar isteklerinden devamli mahrum olurlar.”

 

 

-KAYNAKLAR-

1-Abdürresid Ibrahim- Ismail Türkoglu-Diyanet Vakfi Yayinlari-Ankara-1997

 

2-Islam Ansiklopedisi- Cilt-1-IFAV Yayinlari-Ist-1988

 

3-Islam Dergisi- Sayi: 10-11(Hizaloglu Mustafa Zihni)-1958

 

4- Mehmed Akif Külliyati-I. Hakki Sengüler-Hikmet Nesriyat

 

5- Safahat-M. Akif Ersoy-Tertip: Ömer Riza Dogrul-Inkilap ve Aka Kitapevleri-Ist- 1966

 

6-Safahat-Nesre Hazirlayan: M. Ertugrul Düzdag- Çagri Yayinlari-Ist-1999

 

7-Alem-i Islam(2 cilt)-Abdürresid Ibrahim-(Hazirlayan: Mehmed Paksu)-Yeni Asya Yayinlari- Ist: 1987

 

8-Matbuat Alemindeki Hayatim Ve Istiklal Mahkemeleri- Tahir-ül Mevlevi- Nehir Yayinlari- Ist: 1991

 

9-Hayatim, Hatiralarim- Mehmed Kirkinci-s:203-Zafer Yayinlari-Ist-2004(1. Baski)

 

 

 

 

 

10- Dagarcik-2-Mustafa Islamoglu- Denge Yayinlari-Ist-1998

 

 

 

 

 

11- Muhâkemat- Said Nursi-Sözler Yayinevi- Ist-2000

 

 

 

 

 

12-Mehmed Akif Hakkinda Arastirmalar-M. Ertugrul Düzdag-IFAV Yayinlari-Ist:1987

 

 

 

 

 

13- Kimse Kizmasin, Kendimi Yazdim-Hasan Cemal-Dogan Kitapçilik-Ist-1999

 

 

 

 

 

Salih Okur

 

 

——————

 

 

 

 

 

(*) 1905’te Rus –Japon savasinda deniz muharebelerinde Rus donanmasini tersyüz eden ünlü Japon amirali.

 

 

*** Süleymaniye Kürsüsünde adli saheserde Mehmed Akif’in konusturdugu vaiz; Abdürresid Ibrahim’dir

Kategori: Genel

hep haber

Benzer İçerikler

» Abdest
» Hacc
» Muziksiz İlahiler
» İncil
» İslam Ansiklopedisi
» PEYGAMBERLERİMİZ
» Kuran Ahlakindan Uzak Yasayan Toplumlar
» Zemzem Suyunun Hikayesi ve Ayakta içilme durumu
» Alimlerin evrim hakkindaki gorusu nasildir ?
» Kandil Mesajları
» İslam Kütüphanesi - Dini Kitaplar (pdf)
» Dini Tiyatrolar
» Sahte Helal Gıda Sertifikası ! Bu Hindilere dikkat !
» Deve eti yemek neden abdesti bozar? Mezheplerin bu konudaki tutumları nedir?
» Kabe Canlı Yayın İzle
» Alimlerin Evrim Gorusu Nasildir ?
» Merak Ettiğiniz Dini Sorular
» Hz.Mevlana ve Eserleri
» Dini Belgesel
» Hz.Hatice(r.anh)
» Namazin Fazileti
» Cevsen-ul Kebir Nedir ?
» Hz.Aişe(r.anh)
» Mekke ve Medine
» İslam Nedir? Niçin İslam?
» Muziksiz İlahiler

Yorum Alanı


sekiz − altı =

hepsaglik