Sponsorlu Bağlantılar

Namazi geciktirenin hâli nicedir

| 09 Nisan 2012 | 0 Comments |

   

Mustafa Ramazan BURSEVİ

Dinin direği namazı bile çoğu zaman son vaktinde kılmıştı. Şöyle göğsünü gere gere hesap vermesinin imkânı yoktu. Tek ümidi Allah’ın rahmetiydi… Hesap başladı ve sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk ter döküyordu. Her tarafı terden sırılsıklam olmuştu. Korkudan zangır zangır titriyor, mizandaki neticenin ne olacağını çok merak ediyordu…

Namazı nedense ilk vaktinde pek kılmazdı. Öylesine alışkanlık hâline getirmişti ki, işi gücü olmasa dahi namaz kılmayı tehir ederdi. Ne zaman ki, vakit daralıp diğer vaktin namazı iyice yanaşırdı, ancak o zaman namazını eda ederdi.

O gün yine her zaman olduğu gibi namazını geciktirmişti. Birden ninesinin sesiyle irkildi. Yaşlı kadın kendisini her zaman ki, gibi uyarıyordu:

”Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı?!” Bu sözler yankılandı kulaklarında… Ninesi yaşlıydı, yaşı yetmişi aşmıştı; ama o yaşlı hâline rağmen ne zaman ezanı Muhammedî’yi işitse, âdeta yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir çeviklik ve azimle abdestini alırdı. Ve derhal namazını ilk vaktinde eda ederdi. Oysa kendisi genç olmasına, eli ayağı tutan güçlü kuvvetli biri olmasına rağmen, nedense namaza karşı böylesine atik ve çevik olamıyordu. Nefsini bir türlü yenemiyor, namaza kalkmak hususunda üzerindeki o uyuşukluğu tembelliği atamıyordu. Halbuki başka işleri yaparken hiç de böylesine ağır ve tembel değildi. Ama iş namaza gelince, kendisini bir miskinliktir alıyor ve namaz son dakikalara kalıyordu. Tabi î bu durumda da kıldığı namazlar aceleye geliyor, namazın ne rükûsundan ne de secdesinden bir şey anlamıyordu.

İşte tüm bunları düşünerek ağır ağır yerinden kalktı. Saate baktı, yatsı ezanının okunmasına çok az bir zaman kalmıştı; ama o henüz akşam namazını eda etmemişti. Bu duruma üzüldü, pişmanlığı yüz ifadesinden çok rahat anlaşılabiliyordu. Kısık bir ses tonuyla “Yine namazımı geciktirdim.” diye mırıldandı kendi kendine…

Yatsı vakti girmeden önce, akşam namazını eda etmek için süratle abdestini aldı. Daha elini yüzünü bile tam kurulamadan uçarcasına odasına geçti ve “patküt, patküt” kabilinden hızlı hareketlerle akşam namazını kıldı. Tesbihatını yaparken hatırına ninesi geldi. Onun bu hâlini ve böyle süratli namaz kılışını görseydi, gözlüklerinin üzerinden bilge bir tavırla bakarak, ona kızar ve ne sitemler ederdi. Zira ninesinin namazı çok farklıydı. Onun namaz kılışını gözüne getirdi. Öyle bir namaz kılışı vardı ki, hayran olmamak mümkün değildi. O yaşlı hâliyle kıldığı namazın rükûsunun, secdesinin hakkını verirdi. Kıyamda dururken sanki Mevlâ’nın huzurunda, O’nu görüyormuşçasına, bir iman abidesi gibi dururdu. Namazda öyle bir huşû ve huzûru vardı ki… Hicabından yüzü renkten renge girerdi.

Bir taraftan bunları düşünüyor, bir taftan da dua ediyordu. Ama o gün öylesine çok yorulmuştu ki, ellerini dua ederken havada tutmak bile zor geliyordu. Diğer taraftan da üzerinde sanki ağırlık varmışçasına göz kapakları kapanmaya başlamıştı. Duasına alnını secdeye koyarak devam etti ve öylece daldı gitti…

Kıyamet kopmuştu. Mahşerî bir kalabalık vardı. Her taraf insan doluydu. Herkeste bir korku, bir endişe hâkimdi. Yüreği yerinden fırlayacak gibi küt küt atıyordu. Âdeta nefesi tutulmuştu ve buz gibi terler döküyordu. Hocalardan duyduğu, kitaplardan okuduğu kadarıyla kıyamet, mahşer günü, sorgu, sual ve mizan hakkında pek çok malûmatlar edinmişti; ama bütün insanların mahşer meydanında toplandığı zaman duyduğu ürperti, korku ve endişeli bekleyişin bu kadar dehşet vereceğini düşünmemişti. İnsanların hesap ve sorgusu devam ediyordu ve işte sıra ona gelmişti…

Yüksek sesle onun ismini okudular; korkuyla titredi. Kalabalık birden yarılmış, önü bir yol gibi açılmıştı. İki tane görevli gelip kollarına girdiler ve onu kalabalığın arasından alıp götürdüler. Bir yere gelmişlerdi ki, görevli melekler onun kollarından çıkarak yanından uzaklaştılar ve onu orta yerde öylece bıraktılar. Başı önündeydi. O anda bütün hayatı, sevabıyla günahıyla bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. “Keşke yapmasaydım.” diyeceği ne kadar da çok şey vardı hayatında…

Dinin direği namazı bile çoğu zaman son vaktinde kılmıştı. Şöyle göğsünü gere gere hesap vermesinin imkânı yoktu. Tek ümidi Allah’ın rahmetiydi… Hesap başladı ve sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk ter döküyordu. Her tarafı terden sırılsıklam olmuştu. Korkudan zangır zangır titriyor, mizandaki neticenin ne olacağını çok merak ediyordu…

Ve işte hesap bitmiş hüküm veriliyordu. Vazifeli melekler ellerindeki belgeyle mahşer meydanındaki kalabalığa dönerek neticeyi yüksek sesle açıklamaya başladılar. Önce onun ismini okudular. Zaten ismini duyunca dizlerinin bağı çözülmüş, ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse oracığa yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme âdeta kulak kesilmişti. Ama duyduklarına inanamadı. Aman yârabbi! Acaba yanlış mı duyuyordu? Zira ismi cehennemlikler listesinde zikredilmişti. O anda gözü karardı, başı döndü ve dizlerinin üstüne yığılıp kaldı. Vücudu tiril tiril titriyor, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Vazifeli iki melek onu kollarından tuttu ve ayaklarını sürüye sürüye, o mahşerî kalabalığı da yara yara o korkunç adrese, cehenneme doğru yürümeye başladılar. O bağırıyor, yalvarıyor, çırpınıyordu… Yani şimdi gerçekten de cehenneme mi atılacak, orada çatır çatır yanacak mıydı? Bir af, bir merhamet veya bir yardım eden çıkmayacak mıydı kendisine?.. Dudaklarından yalvarmayla karışık, kırık dökük kelimeler dökülüyordu. “Ben dünyada alnı secdeliydim, namazımı kılardım. Hani benim namazlarım!? Beni onlar da mı kurtarmayacak?” diye feryat ediyordu.

Görevli melekler onu duymuyorlardı bile. Onun bağırışlarına hiç aldırmadan sürüklemeye devam ettiler. Ve nihayet cehennem çukurunun başına geldiler. Artık cehenneme atıldı atılacak bir hâldeydi. O hâlâ “Namazlarım….. Namazlarım…. Namazlarım.” diye diye hıçkırıklarla ağlıyordu. Alevlerin harareti yüzüne vurmaya başlamıştı. Son bir gayretle dönüp geriye baktı; ama hiçbir kurtulma ihtimali göremedi. Ağlamaktan gözyaşları kurumuş, ümitleri sönmüştü. İki büklüm bir hâldeydi, başını üzüntüyle öne eğdi. İki koluna girmiş olan vazifeli melekler, onu tuttuğu gibi cehenneme atıverdi. Birden bire kendini havada buldu. Süratle düşüyor, hızla alevlere doğru yaklaşıyordu. Artık cehennem ateşine girmesine ramak kalmıştı ki, bir şey oldu. Önce birden durdu ve havada asılı kaldı, sonra yavaş yavaş gerisin geriye çekilmeye başlandı. Alevlere doğru düşerken kuvvetli bir el onu kolundan yakalamış, şimdi de onu yukarı doğru çekiyordu. Çok sevindi, galiba kurtulmuştu. Başını kaldırıp yukarı bakınca, kendisine tebessüm eden nur yüzlü bir simayla karşılaştı. Kendisini son anda kurtaran o nuranî zata:

– Siz de kimsiniz? diye sordu. O:

– Ben senin namazlarınım. dedi.

– Peki, neden bu kadar geç kaldınız? Neredeyse düşüyordum. Son anda yetiştiniz, dedi. Bunun üzerine o nuranî simalı zat tebessüm ederek:

– Hatırlarsan, sen de beni hep son anda kılardın, dedi.

O esnada gürül gürül okunan yatsı ezanının sesiyle irkildi. Meğer secdeye kapandığı yerde dalmış gitmişti. Kendine geldiğinde terden sırılsıklam olmuştu. Hâlâ gördüklerinin dehşetinden titriyordu. Hemen kalktı ve hızlı adımlarla caminin yolunu tuttu, namazı ilk vaktinde eda etmek için…

 

HATEMİ ZAHİD’İN NAMAZI

 

Bir kere Hatemi Zahid Hazretleri, Âsım b. Yusuf Hazretlerinin yanına girdiğinde Âsım ona:

– Ey Hatem! Namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?” diye sordu. O da:

– Evet, dedi. Bunun üzerine Âsım Kuddise Sırruhu:

– Peki, nasıl kılıyorsun?” diye sorunca dedi ki:

– Namaz vakti yanaşınca abdestimi sünnet vechi üzere tazeliyorum. Sonra namaz kılacağım yere gelip dikiliyorum, ta ki her uzvum yerleşiyor. Kâbe’yi iki kaşımın arasında, makamıı İbrahim’i göğsümün hizasında, Allahu Teâlâ’yı mekândan münezzeh (pak ve uzak) olduğu hâlde başımda hazır, kalbimdeki her şeyi bilir olduğu hâlde görüyorum. Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde, cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum. Ve kılacağım namazın, son namazım olduğunu zannediyorum. Sonra ihsan ile (Mevlâ’yı görür gibi) iftitah tekbirini alıyorum, düşüne düşüne okuyorum. Tevazu ile rükûya eğiliyor, tazarru ile secdeye kapanıyorum. Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunup, sünnet üzere selâm veriyorum. Sonra da o namazı ihlâsla teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum. Ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.

Bunu duyan Âsım Kuddise Sırruhu Hazretleri hayretle:

– Ey Hatem! Senin namazın böyle mi? dedi. O da:

– Evet, otuz senedir böyle kılıyorum, deyince Asım Hazretleri ağlayarak:

– Ben daha bu zamana kadar hiç böyle namaz kılamadım, dedi.

Kaynak: Beyan dergisi, 02/2005

   

Kategori: Namaz

hep haber

Benzer İçerikler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

hepsaglik