Sponsorlu Bağlantılar

Haci Bektas-i Veli

| 14 Mayıs 2012 | 0 Comments |

   

 

Prof. Dr. M. Es’ad Cosan

( Son Mesaj, sayi: 3, Mart 1995)

Simdi Haci Bektâs-i Velî’nin hayati hakkinda bazi bilgiler vereyim size… Ondan sonra, eserleri hakkinda bilgi verecegim. Ondan sonra, görüsleri ve Makalât içindeki fikirleri hakkinda iddiali seyler söyleyecegim. Mevcut bilgileri degistirecek, alti kirmizi kalemle çizilecek seyler söyleyecegim. Ondan sonra da sorulariniz olursa, onlari cevaplandirmak için bir zaman ayirmayi düsünüyorum.

Haci Bektâs-i Velî’nin zamani ile ilgili dökümanlar, belgeler çok azdir. Haci Bektâs-i Velî Horasan’lidir. Horasan bugün Iran’in kuzey dogusuna, Hazar Denizi’nin güney dogusuna rastlayan mintika… Özbekistan’in, Türkmenistan’in, Afganistan’in bir kismini içine alan bir bölge… Bu bölgede, Nisâpur sehrinde dogdugu rivayet ediliyor. Dogru olabilir. Bunun dogrulugunu eserin içindeki fikirlerin tahlilinden, Haci Bektas’in kültürel yapisinin incelenmesinden de te’yid ediyoruz. Böyle oldugu mümkün…

Haci Bektâs-i Velî, onu sevenlerin söyledigine göre Arap soyundan, hattâ Peygamber Efendimiz’in evlâdindan… Yâni seyyid… Kendileri seyyid diyorlar, çok net olarak… O zaman tabii bir Arab’in kalkip da Türkçülük yapmasi olamaz.

Sonra Arap kültürüne reaksiyon olarak Kirsehir’de Türkçü bir cereyan baslatmis!?.. Bu masal, böyle sey olamaz. Mümkün degil böyle sey olmasi… Zâten, milliyetçilik cereyanlari 19. Asir’da çikmis. O asirda böyle bir miliyetçilik cereyani yok… Kavmiyetçilik çok günah, ayip diye düsünüyor herkes… Birçok kavimler bir potada erimis, birbirlerini kardes biliyorlar. Böyle bir sey bahis konusu degil… Simdiki az düsünen düsünürlerin fantazileri… Mümkün degil…

–Seyyid olmasi mümkün mü?..

–Mümkündür. Çünkü, Nisâpur Arap ordugâh merkezi idi zâten… Araplarin fütühat ordularinin karargâhi idi. Nisâpur’dan Arap oldugunu bildigimiz çok alim yetismistir. Meselâ, Hâce Abdullah-i Ensârî; yâni ensardan, Medine’den, Medine kabilesinden… Çok net olarak sülâlesini, seceresini biliyoruz Arap kavminden… Nisâpur’a yakin bir sehirden… Daha pek çok isimler verilebilir. Mümkündür, Haci Bektâs-i Velî de seyyid olabilir.

Zâten Makalât isimli eserini Farsça degil, Türkçe degil Arapça olarak yazmistir. O devirde Farsça çok yaygin ve Haci Bektâs’in yasadigi zamanda bir çok kimse Farsça yaziyor. Divanda, devletin kademelerinde Farsça konusuluyor. Sonra Karamanoglu Mehmed Bey, ”Bundan sonra bargâhta, dergâhta Türkçe konusulsun!” demis de, Farsça’dan öyle vaz geçilmis. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Konya’da – -biliyorsunuz– Mesnevî’yi Farsça söylüyor. Böyle bir durumda Arapça eser yaziyor. Dogru… Demek ki, Arap irkindan ki, Arapça yazmayi uygun görmüs.

Ne zaman yasamis?.. Çesitli rivayetler var, onlari inceliyoruz. Burda detayi var, o detaya sizi sokmak istemem, yormak istemem. Mevlânâ ile çagdas…

Tarikatlarin tekkelerinde tomarlar vardir. Böyle tomar halinde dürülmüs, deri veya çok saglam kâgit üzerine yazilmis secereler vardir. Yâni, bu makama kim geldi, ondan sonra kim geldi, ondan sonra kim geldi?.. Böyle sira ile yazilir ve intikal eder. Seyhinden halifesine, ondan ötekine intikal eder. Iste o tomar denilen bu secere kâgitlarinda verilen bazi rakamlar var…. O rakamlarin dogru olmasi mümkündür. Çünkü, o gibi evrak muhafaza edilmistir, korunmustur ve ordan alinmis olmasi mümkündür.

Altmisüç yil yasamis; milâdî 1209’da dogup, 1270’de vefat etmistir o kayitlara göre… Biz bunu birtakim vakfiye kayitlarindan da tesbit ettik, yanlislari düzelttik. Baska tarihler söyleyenler var… 738’de ölmüstür diyenler var… Mümkün degil; çünkü, ondan kirk elli yil önce yazilmis vakfiye kayitlarinda merhum gibi ifadelerle bahsedildigine göre, demek ki ondan evvel ölmüs diye çikartiyoruz.

Yakin devirde onunla ilgili bilgi veren kitaplara bakiyoruz ve bu verdigimiz rakamlarin dogru oldugunu tahmin ediyoruz. Hicrî 606 – 669, milâdî 1209 – 1270 yillari arasinda yasamis ki, bu Mevlânâ ile akran demektir, çagdas demektir. Zâten menâkibnâmelerde de onunla çagdas olduguna dair, birbirleriyle münâsebetleri olduguna dair rivayetler var…

Konusmayi canlandirmak için, o rivayeti anlatayim. Eflâkî diye Menâkibül Arifîn’i Maarif Klasikleri arasinda nesredilmis olan, Mevlânâ’dan sonra yasamis, onun torunuyla çagdas bir yazar var… O Mevlânâ ile ilgili rivayetleri duyarak, çevreden toplayarak o eseri meydana getirmis.

Diyor ki: Kirsehir’de bir Sulucakarahöyük denilen yerde –simdiki Hacibektas kasabasi– bir sahis varmis ve Mevlânâ’ya muhalif imis. Bir müridini, halifesini oraya göndermis. Demis ki: ”Git o Mevlânâ denilen adama, sor ki: Eger aradigini bulduysa, Rabbine kavustuysa, erdiyse, erenlerden olduysa; bu velveleyi, bu gürültüyü kessin!.. Bu gürültü ne?.. Bulmus, muradina ermis. Eger aradigini bulamamissa, bu gürültü niye?.. Bulamayan insanin bu gürültüsü iddia oluyor, palavra oluyor, gösteris oluyor, tantana oluyor. O da tasavvufta makbul bir sey degil… Git bunlari o zata söyle!” demis Haci Bektas-i Velî, Eflâkî’ye göre…

Eflâkî tabii, Mevlevî dervisi… Söyle anlatiyor: Haci Bektas-i Velî’nin gönderdigi sahis Konya’ya gelmis. sormus:

”–Bu Mevlânâ nerdedir?..”

”–Falanca medresededir.”

O medreseye gitmis, kapisindan içeriye girmis. Mevlânâ o anda semâ’ halinde…

Semâ’ dedigimiz sey, artik radyodan, televizyondan hepiniz duydunuz, gördünüz, biliyorsunuz ki vecde gelerek dönmek… Tabii, vecdsiz dönüp de sonra vecde ulasmak tarzinda kullaniliyor simdi… Eskiden tabii olan sekli, vecde geldi mi dönerdi insan… Simdi döne döne vecde gelmeyi deniyorlar. Tersine bir çalisma…

 

Mevlânâ meselâ, kuyumcular çarsisinda dolasiyormus. Selâheddin-i Zertûb’un –altin isçiligi isleyen kuyumcu Selâhaddin’in– dükkâninin önüne gelince… Içerden çekiç sesleri geliyor. Yüzük yapacak, bilezik yapacak altini… ”Takka tiki tiki… Takka tiki tiki… Takka tiki tiki…” bir çalisma var. O seslerden Mevlânâ vecde gelmis, baslamis semâ’ etmege; yâni, pervâneler gibi dönmege…

Pervâne de aslinda kelebek adidir; sonradan yapilan bu elektrikli döner alet degil… Ve söyle diyor:

Yeki gencî pedîd âmed, der in dükkân-i zer kûbî,
Zihî sûret, zihî ma’nî, zihî hubî, zihî hubî.

”Su kuyumcu dükkânindan bir hazine gözüme göründü. Su kuyumcu dükkânindan içeriye baktim; bir hazine gözüme eristi. Zuhura geldi ki, ne güzel sûret, –yâni görünüm– ne güzel mânâ –yâni sîret, iç hali- – Disi güzel, içi güzel… Ne güzellik, ne güzellik… Yâni orda o Selâhaddin-i Zerkûb’un dükkânina bakmis. Evet, esnaf… Kuyumculuk isi yapiyor, imalâtla mesgul…

Mevlânâ onu kapidan görünce… Yüzü güzel, nurlu… Içi güzel; kalbinin, sîretinin, mânevî halinin güzelligini görmüs Mevlânâ… ”Ne güzel yüz, ne güzel iç alemi; ne güzellikler, ne güzellikler…” diye cosmus, semâa geliyor. Semâ’ bu… Yâni böyle vecde gelip, kendinden geçip, aska gelip dönmek…

 

Simdi vecde gelmis dönüyor Mevlânâ… Bir taraftan da bir rubâî söylüyor. Ama rubâîyi onlar bizim gibi düz okumazlardi. Yâni gazel demek, rubâî demek, o zaman için ses esliginde, makamla, bir ahenkle söylemek demek… Düz siir okur gibi, böyle kas çatarak söylemek degil…

Bir taraftan dönüyormus, bir taraftan da bir ilâhî söylüyormus ki, Türkçe’si söyle:

”Eger senin yârin, dostun, sevgilin yoksa, neden taleb etmiyorsun?.. Eger yârini, sevdigini, dostunu bulup ona kavustuysan niçin tarab etmiyorsun?..”

Tarab etmek, sevinmek demek… Tarabya, Bogazda sevinçli islerin oldugu yermis demek ki… ”Niçin o zaman da sevinç izhar etmiyorsun?.. Tenbel tenbel oturmussun da, kendi acâip halinin farkinda degilsin de, bizim halimize ne kadar acâip hal diyorsun. Halbuki, senin halin acaip… Yoksa kalk talep et, gayrete gel; varsa, sevincinden sikir sikir oyna!” demek istiyor Mevlânâ… O zaman Haci Bektâs-i Velî’nin tenkidine cevap vermis oluyor.

Yâni, ”Bulduysa otursun yerine!” demisti; ”Buldumsa, sevincimden oynayacagim.” diyor. ”Bulmadiysa, yine otursun yerine!” demisti; ”Bulmadiysam, aramak için bir coskunluk içine girecegim.” demis oluyor. Tabii bunlar bir meseleye iki ayri bakistir; ictihad farki… Birisi o zihniyette, birisi baska zihniyette… Ikisi de hakli olabilir, mümkündür; çünkü, niyetleri temizdir.

Iste böyle münâsebetleri oldugu düsünülüyor. Sizin hatirinizda çok rahat kalabilir ki, biz bir profesörden duyduk diyebilirsiniz, Mevlâna ile çagdastir Haci Bektas-i Velî… Öyle Orhan Gazi’yi görmüslügü, yeniçerilerinin kurulusunda dua ettigi, kiliç kusattigi filân yok… Olsa olsa, o isi torunlari yapmistir. Ondan sonra Haci Bektas’in kendisi sanilmistir. Aslinda öyle olmadigi muhakkak…

 

Mentes adinda bir kardesi oldugu muhakkak… Asikpasazâde diye bir kimse var… Kirsehir’den Kayseri’ye dogru geçerken sol tarafta görmüssünüzdür; bembeyaz, sahâne, güzel, sevimli bir sanat eseri var… Asik Pasa’nin türbesi… Iste onun torunu olan bir Asikpasazâde var ki, Osmanli tarihi yazmistir. Tarihçilerimiz bilir. Içinizde o bölümde olan var…

Asikpasazâde diyor ki, ”Be bu Haci Bektas-i Velî’nin ve çocuklarinin ahvâlini bütün detayi ile biliyorum.” diyor kitabinda… Biliyormus ama, söylememis mübârek… Bildigini yazsaydin ya… ”Tevâtür-ü sahih ile hepsini bilirim.” diyor. Kirsehir’lidir, bilebilir, dogrudur. Zaman bakimindan arada uzun bir zaman farki var ama, bilebilir. Diyor ki, ”O seyhlikten, müridlikten uzak, kendi halinde bir büdelâ aziz idi.”

Büdelâ demek, evliyânin birisi gidince yeri otomatik doldurulan, sayisi belli, üçler, kirklar, yediler gibi birisi demek… Mânevî makami vardi demek istiyor. ”Kendi basinda bir insandi. Öyle seyhlik, müridlik, silsile, tarikat meselesi yoktu.” diyor Asikpasazâde…

Biz simdi ilim adami olarak, her tarih kitabinda yazilani kabul etmiyoruz. Müskülpesendiz, talebeyi terletir gibi böyle yazarlari da, eserlerini de terletiriz biz… Inceliyoruz, dogru degil…

–Niye dogru degil, nerden çikariyorsun?.. Asikpasazâde Kirsehir’li… Hem ona da yakin bir zamanda yasamis, sen yirminci yüzyilda yasamissin.

–Eseri var elimizde… Haci Bektas eserinde seyhlikten, müridlikten, tasavvuftan bahsediyor. Sen de ilgisi yok diyorsun; dogru degil… Eseri, tekzib ediyor yâni… Biz delilleriyle onun ilgisi oldugunu göstermis oluyoruz.

 

Özel hayatiyla ilgili çesitli rivâyetler var… Adi bile münâkasali… Bazi rivayetlerde adi Bektas… Bazilarinda Bektas isim degil lakab; adi Muhammed… Olabilir. Bektas çünkü, Türkçe bir isim… Kendisi Arap asilliysa, Muhammed diye ismi olabilir.

Horasan’dan geldigi kesin… Hacca gittigi kesin…

–Nerden kesin hacca gittigi?..

–Menâkibnâmeye bakarsaniz, inanmaya-bilirsiniz. Menâkibnâme’de yazdigina göre, seyhi Lokmân-i Perende denilen mübârek zât hacca gitmis. Hacda Arafat’a çikmislar. Arafat’ta müridlerine demis ki, ”Ah, simdi bizim Nisâpur’da arafe günü… Her evde bir faaliyet vardir. Tavalarda pisi pisirilir.” Hanimlar bilirler bu isi… Hamur yapiliyor. Kizgin yagin içinde pisiriliyor. Zeytin yaginda piser, peynirle güzel olur. Lokmân-i Perende, ”Nisâpur’da bugün ne güzel pisi pismistir, arafe günü bayram için hazirlik yapilmistir.” filân deyince; Haci Bektâs-i Velî evliyalik yoluyla seyhinin Arafat’ta böyle dedigini duymus. Horasan’dan almis eline bir tabagi, hoop gelmis Arafat’a, pisileri getirmis seyhine… Tabii bu menkabe, böyle yaziyor Menâkibnâme… Ondan dolayi adina haci demisler.

Ama biz eserini inceledigimiz zaman, hac yapilan yerlerle ilgili o kadar canli tasvirlerde bulunuyor ki, o diyarlari gezmis oldugu anlasiliyor. Bir kaç defa da hac yapmistir hattâ… Hem de sunu söyleyeyim, su zamanda hacilik kolaydir amma, o devirde hacilik çok zor oldugundan, çok kiymetli bir unvandir. Herkes hacca gidemez. Osmanli padisahlarindan hacca giden bir tek fert yoktur. Belki vekil göndermislerdir amma, kendisi gidememis. Herkesin gitmesi kolay degil…

Su bizim bir asir öncesine, vapurun ve otomobilin olmadigi devreye gittiginiz zaman, birisinin adinin basinda haci ünvanini gördügünüz mü, gözünüzde büyüsün o… Yâni, kolay bir is degil… Hem parasi çok demektir, hem de çok zor bir isi basarmis bir insan demektir. Çünkü, yollar tehlikeli, çöller büyük, bata çika gitmek zor… Sicaktan ölmek kaderde var… Hacilarin çogu telef oluyor. Haci Bektas-i Velî bu isi basarmis bir kimse…

Nesli var mi, yok mu?.. Bazilari diyor ki: ”Evlenmedi. Yol evlâdidir, Haci Bektas’in evlâdiyim diyenler…” Tabii bu bir söz, laf… Evlenmesi normaldir. Bazilari da diyorlar ki: ”Evlendi ve çoluk çocugu oldu. Iste o sülâle, onlardan gelenlerdir.” Onun evlâdindan oldugunu söyleyen bazi kimselerle de görüstük.

 

Seyh oldugu da, mürid yetistirdigi de, tasavvufu bildigi de kesin olarak ortada… Haci Bektas-i Velî’nin bagli oldugu tarikat Yeseviye Tarikati’dir. Altini kirmizi ile üç defa, bes defa çizerek kesin olarak söyleyebilirsiniz. Bütün münakasalarin ötesinde kesin bir gerçektir. Neden?.. Ahmed-i Yesevî’nin Fakirnâme’sini bulduk. Ahmed-i Yesevî’nin Fakirnâme’si ile Haci Bektâs-i Velî’nin Makalât’inin bir bölümü tamamen ayni. Bin kelimeden sekiz on kelime farkli; o kadar ayni… Ötekiler de nüsha farkidir, kâtibin hatasidir filân. Ufak tefek degisiklikler…

Demek ki, tamamen Ahmed-i Yesevî’nin fikirlerini bu tarafa getirmis bir kimse… Yeseviyye dervisi oldugu muhakkak… Ama, Ahmed-i Yesevî ile kendisinin arasinda uzunca bir zaman var… Bu arada silsilenin halkasinda kimler vardi?.. Bir Lokman-i Perende ismi geçiyor. Perende Farsça, uçan demek… Peri de, kanatli uçan seylere deniyor; melek mânâsina… Lokman-i Perende demek ki, evliyalik yoluyla uçan bir kimse oldugu için o ismi almis.

 

Fikir yapisi bakimindan tamamen Ahmed-i Yesevî’ye bagli… Ahmed-i Yesevî de biliyoruz ki, Abdülhalik-i Gücdevânî Hazretleri’nin halifesi… Yâni Naksiligin ilk devresi olan Hacegâniyye tarikatindan… Naksî diyebiliriz Ahmed-i Yesevî’ye… Tabii Bahaddin Naksibend daha sonra yasadigi için, Naksîlik ismi sonra çikiyor ama ayni kökten… Abdülhalik-i Gücdevânî’den… O zaman Haci Bektas-i Velî de Yeseviye tarikatindan olunca, Naksîlerle amcazâde oluyor, akraba oluyorlar, yakin oluyorlar; kesin…

Onun için, yeniçerileri kaldirdigi zaman padisah Ikinci Mahmud, Bektasî tarikatini da kapatmis ve ondan sonra da, ”Bu Bektâsîler namaz kilmiyor.” diye, Bektasî tekkelerine Naksî seyhler tayin etmis. Yâni onlar isi aslina döndürsün diye… Onun üzerine bazi Bektâsî babalari da biz Naksîyiz diye müracaat edip, aslinda Bektâsî oldugu halde Naksî imis gibi, tekkelerini alanlar da olmus.

 

Bu namaz kilmama meselesi gerçekten var… Hacibektas kasabasina gittim, kütüphanelerini inceledim. Dergâh… Mevlânâ’nin Konya’daki dergâhi neyse, onun gibi; sahâne, çok güzel mimarisi olan, iç içe avlulari, havuzlari olan çok güzel bir yer…

Iki tane cami var… Birisi dergâhin içinde sonradan yapilmis; onun için, Naksibendî camii deniliyor. Bir de asagida cami varmis; orda namaz kilinmiyordu benim gittigimde… Dergâh içinde kiliyorduk biz vakit namazlarini… Alti kisi kiliyorduk, onu bildireyim size: Birisi bendeniz, ben fakir; ikincisi imam, üçüncüsü müezzin, dördüncüsü savci, besincisi hakim, altincisi da Toprak Mahsulleri Ofisi müdürü Elazig’li Mehmet Bey… Hani beldenin Haci Bektas’in çevresindeki ahalisi?.. Kimse camiye gelmiyordu yâni… Bizim gördügümüz o…

 

Siilik ve batinîlik isnadi var Haci Bektâs-i Velî’ye… ”Haci Bektâs-i Velî Alevî idi; Sia akîdesine, tevellâ ve teberrâya kail bir insandi.” Tevellâ demek, Hazret-i Ali Efendimiz’e ve onun evlâdina dost olmak… Teberrâ da onun muhaliflerine düsman olmak; Ebûbekir ve Ömer ve Osman’i (ridvânullahi aleyhim ecmain) defterden silmek, aleyhinde olmak filân gibi bir takdir, uygulama… Iran’da var bugün…

Böyle oldugunu söylüyor Ord. Prof. Fuat Köprülü söylüyor. Gel de inanma, koca ordinaryüs profesör söylemis diye… Ama dogru degil!.. Çünkü inceliyorum ben… Nerden söylemis, arastiriyorum. Diyor ki: ”Makalât’in manzum tercümesinin basinda böyle bir ifade var… Bakiyoruz aslinda yok… Sonradan baskasi oraya bir seyler yazmis, böyle sanilmis. Hadi o sonradan ilâve ama, yine aslinda acaba böyle bir görüs olabilir mi?..

Eserine bakiyoruz; eserinde Sahâbe-i Kirâm’in hepsine hürmet var, ayirim yok… Namaz var, oruç var, zekât var, hac var… Helâli helâl biliyor, harami haram biliyor. Seriatin emirlerine bagli oldugunu açikça ifade ediyor. ”Bunlardan birisi eksik olursa, insan Allah’a ulasamaz!” diye açikça söylüyor. Daha baska seyler de söyledigini biraz ilerde anlatacagim.

Demek ki, dogru degil!.. Bunun da altini çizerek, kesin olarak, patentli, isbatli söyleyebilirsiniz ki, öyle degil… Seriatin ahkâmina bagli, saygili, namazli niyazli bir kimse olarak görünüyor, eserinde… Video kalmamis ki onun zamanindan, bilelim. Eserini en önemli kaynak olarak görüyoruz. Baskalarinin sözlerini duydugumuz zaman, incelemek kaydiyla aliyoruz. Eserindeki fikirlerini önemli görüyoruz.

 

Haci Bektâs-i Velî’nin Eserleri:

 

1. Kitâbül Fevâid’: Kitâbül Fevâid; böyle güzel, faideli bir takim paragraflarin içinde bulundugu bir eser demek… Bu paragraflara bakiyoruz, bazilarinda Haci Bektas’tan sonra yasamis insanlarin bile sözleri var… Demek ki, Kitâbül Fevâid onun degil… Ama bazi paragraflara bakiyoruz, Haci Bektas’in kesin eseri olan Makalât’taki bazi bilgiler, orda aynen var… Demek ki Kitâbül Fevâid onun olabilir; ama sonradan ilâveler yapilmistir, karistirilmistir.

Tabii biz edebiyat tarihçileri olarak meslegimiz bu… Biz müellifin yazdigini bulmaga çalisiriz, ilâveleri atmaga çalisiriz. Asil nüshayi bulamazsak, dedektif gibi onu kurmaga çalisiriz. Ipuçlarindan, küçük mozaik parçalardan birlestirmege çalisiriz. Arastirmama göre, Kitâbül Fevâid’in bir kismi Haci Bektâs-i Velî’nin olabilir diyorum.

2. Fatiha Sûresi Tefsiri: Tire Kütüphanesi’nde var dediler. Ben fakir de o kadar zahmet çektim, Tire’ye gittim. Kütüphaneyi aradim taradim, bulamadim. Yok… Baska güzel seyler buldum ama, onu bulamadim. Sonradan birisi bu eseri nesretti. Aldim okudum. Ama, bu Fatiha tefsirinin Haci Bektas’a ait oldugunu gösteren hiç delil yok… Hiç bir delil yok!..

3.Sathiyye: Sathiyye demek, herkesin anlayamayacagi gizli, esrarli bir takim sözleri tekerleme halinde söylemek demek… Böyle bir eseri var… Ama o da çok küçük, yâni bir sayfalik bir sey… Onun da açiklamasi filân tarzinda… Onun da yerini söylemedikleri için ben bulamadim, doçentli tezi yaparken… Onu bulan, sahis Gölpinarli… Gören sahis yerini söylemedigi için, biz bulamadik. Ama muhtevasi çok bir seyler getirmiyor bize… Kendisi nihayet bir sayfalik bir sey… Onun üzerine açiklamalar yapilarak, bir eser meydana gelmis. Baskasinin eserinin içinde bazi satirlar halinde…

4. Haci Bektâs-i Velî’nin Nasihatleri:

Yok böyle bir sey… Inceledim, hepsi apokrif, gayr-i mevsuk, ona isnad edilmis eserler oluyor.

5. Makalât-i Gaybiyye Kelimât-i Ayniyye diye bir eseri oldugu söyleniyor. Siirleri oldugu söyleniyor; inceledim, Haci Bektâs’in devrine ait dil ve uslûb degil… Her gördügü sakalli insanin dedesi midir?.. Degildir. Her Bektas ismi yazili siir Haci Bektâs-i Velî’nin midir?.. Degil… Her Yunus diye yazan siir, Yunus Emre’nin midir; su Tapduk Emre’ye odun tasiyan Yunus’un mudur?.. Hayir… Bir çok isim olabilir.

Yunus’u bir kere çok net olarak biliyoruz ki, bir Mevlânâ’dan biraz sonra yasamis bir Yunus var;

Cennet cennet dedikleri,
Birkaç köskle birkaç huri…

diyen, biraz böyle iddiali Yunus… Bir de,

Sol cennetin irmaklari,
Akar Allah deyu deyu…

diyen Bursali Yunus var… Çok net, çok kesin… Birisi Dervis Yunus, Asik Yunus; ötekisi Yunus Emre… Isim benzerligi olabiliyor.

Hasili, Haci Bektas’in siirleri diye söylenenler, –yurt içindeki, yurtdisindaki kaynaklari inceledim– onun degil…

6. Makalât:

Haci Bektâs’in elimizde bir tek eseri var… En genis ve fikirlerini tam görebildigimiz eseri Makalât… Makalât-i Haci Bektâs-i Velî el- Horasânî…

Makalât biliyorsunuz, makaleler demek… Makale de, filânca gazetenin basyazisi mânâsina, fikir yazisi mânâsina makale degil; bir konuda söylenmis bazi sözler, fikirler demek… Makalât da, Haci Bektâs-i Velî’nin çesitli konulardaki fikirlerini toplayan bir eser… Ama kompilasyon degil, toplama degil; eserin bir bütünlügü var… Çünkü, bazi bölümlerde diyor ki, ”Simdi su konuda bunu kisaca söylüyorum, ilerde anlatacagim.” diyor. Demek ki eserin, yazarin kaleminden çikmis bir bütünlügü var…

Makalât’in asli Arapça imis. Kütüphanelerde inceledigimiz zaman, Makalât’in Türkçe tercümesinin iki seklini görüyoruz: Birisi manzum tercüme… O Denizli’nin Honaz kasabasindan gelip, Iznik’e yerlesmis olan Hatiboglu Muhammed’in nazma çektigi, manzum olarak, siir olarak yazdigi Haci Bektâs-i Velî Makalâti… Bir de, düz yazi halinde, mensur olan Makalât-i Haci Bektâs-i Velî…

Düz yazi halindeki Makalât’in nüshalari çok… Her kütüphanede birkaç tane bulabilirsiniz ama; hepsi cahil, ümmî, bilgisi az insanlar tarafindan yazilmis ve daha sonraki asirlarda oldugu için güvenilir durumda degil… Tabii biz hangisi güvenilir durumda, hangisi ilâveli, hangisi tam, hangisi dogru; onu arastirdik. Dört bes senemizi harcadik, onu ortaya koymaga çalistik. Bazi nüshalari karismis, sayfalari karismis vs.

Ord. Prof. Ismail Hikmet Ertaylan, Bahrül Hakayik diye tutmus, manzum tercümeyi bulmus Manisa kütüphanesinde… Hemen fotokopisini, faksimilesini çikarmis, bastirmis… Sayfalari darmadagin… Bir incelememis yâni… Kitap çok muntazam, mesin bir cilt içinde… Çok kaliteli kâgida yazilmis, yazisi da güzel… Amma, sayfalarini okumaga basladigin zaman, burdaki konu öteki sayfayi tutmuyor, baska tarafa atliyor. Demek ki, güzel yazmis hattat ama; eskilerin bir sözü vardir –hattatlar bizi affetsin– :

”Küllü hattâtin câhilün.”
(Her yazan kâtip biraz cahildir.)

O kendisini güzel yaziya vermistir, sanatkârdir. Onun için mühim olan güzel yazmaktir. Ama, eserin iç yapisi o ayri bir bilimsel is oldugundan, onunla ugrasmaz o… Bir oraya bakar, bir buraya bakar, yazar; gerisini düsünmez.

Ordinaryüs Prof. Ismail Hikmet de, cildi güzel görünce –mesin, güzel bir cilt– içindeki yazi da güzel; fotokopisini çekmis, faksimile etmis, basmis. Karma karisik… Canim çikti sayfalari yerli yerine getirip, konulari birbirlerine baglayincaya kadar… Bütün sayfalari yirtacaksiniz. Ondan sonra arada, hem de sayfa halinde degil, orta yerde degisiyor konu… Ordan keseceksiniz, öbür tarafa ekliyeceksiniz. Bunun için de elinizde delil olacak, havadan yapamazsiniz. Yâni, karmakarisik bir sey… Ama onu düzenledik elhamdü lillâh… Ortaya koyduk, basilmasi lâzim!..

Bu siir halindeki makalâtin basilmasi lâzim, çünkü önemli bir vesika… Onu basamadik. Bu bizim vazifemiz, basmamiz gerekiyor. Ama düzyazi olani, nesir olani bastik. Çok ugrasarak, çok çesitli nüshalarini birbirleriyle karsilastirarak bastik. Iste elimizde bu var… Bunun da çok dizgi hatalari var… Benim tashih etme imkâni bulamadigim bir zamanda oldu. Yeniden düzeltilerek basilmasi lâzim, ama oldukça güzel..

 

Simdi Haci Bektâs-i Velî hakkinda kimisi diyor ki: ”Bu Haci Bektâs-i Velî sarkik biyikli bir samandi. Içki içerdi, söyleydi, böyleydi… Tam orta Asya’nin samanizmini getirmis, Kirsehir’de uygulamistir.” Kimisi de diyor ki: ”Hayir, o Haci Bektâs-i Velî idi. Hakikaten evliyâdan bir kimseydi, namazli niyazli bir kimseydi.” diyor. Senin delilin ne, senin delilin ne?..

Haci Bektâs-i Velî hakkinda, ”Nasil bir insandir, onu anlamak için bir Makalât’i var elimizde… Makalât’ini iyice okursak, iyice tahlil edersek; Haci Bektâs-i Velî’nin nasil bir insan oldugu ortaya çikar. Ben de öyle yaptim. Hattâ ilk basta bunu bazi gazetelerde makale olarak yazdim.

Komik bir sey anlatayim size: Hacibektas kasabasina gittim. Ilkönce bizi ögretmenler lokaline filan davet ettiler. Sonra baktilar ki, sakalli filân… Pek sey olmadi. Nihayet ofis müdürü Mehmet Bey bize yakinlik gösterdi. Ben bir lokantaya gidiyorum, yemek yiyecegim; kirmizi saraplar, beyaz saraplar, votkalar, rakilar… Her masada var… Kasketli adam, yamali elbisesiyle geliyor, onlardan içiyor. Içki kokusundan bogulacaktim, peynir ekmekten baska bir sey yiyemedim.

Ofis müdürü geldi diyor ki, –kulaklari çinlasin sagsa, öldüyse Allah rahmet eylesin– ”Hocam, zâten Bektâsîlerle Haci Bektâs-i Velî ayni degilmis. Haci Bektâs-i Velî içki içmezmis, içkinin aleyhindeymis. Ben Tercüman gazetesinde okudum.” diyor. Ben hiç ses çikarmiyorum, ”O yaziyi yazan benim!” demiyorum. Desem, baskalari da bilse, belki iyi olmaz diye…

Haci Bektâs-i Velî, bizim sünnî inancimizi sergiliyor bu kitapta… Siî oldugunu, Alevî oldugunu gösteren bir sey yok… Namaza saygi var, hacca saygi var… Hacci çok ballandira ballandira anlatiyor. Görmüs bir insanin canli anlatimiyla anlatiyor. Zekâti, cihadi, seriatin emirleri neyse onlari güzelce anlatiyor. Yâni, seriatçi… Bazilari üzülecek ama, Haci Bektâs-i Velî seriatçi… Yunus Emre nasilsa, Mevlânâ nasilsa, o da öyle bir kimse… Yâni üçü arasinda bir fark yok…

Bazilari söyle bir temâyül içinde, davranislari söyle: Yunus Haci Bektas’in dervisiydi veya onun yanina gitmisti, gitmemisti… Yok, gitmemistir; Yunus baska bir insan!..” Yunus’u Haci Bektas’tan uzaklastirmak istiyorlar, Bektâsîlikle ilgisi olmadigi için… Halbuki, Yunus’la Haci Bektas arasinda çok net bir benzerlik var… Yunus’un siirleri, Makalât’taki fikirlerin manzum sekli… Hele hele Yunus’un oldugu sonundaki imzasindan ve tarihinden belli olan Er-Risâletün Nushiyye’si, tamâmen Makalât’in bir bölümünün manzumudur. O kadar… Ve Yunus’un kullandigi terminoloji, tabirler, terimler tamâmen Makalât’in aynidir. Makalât’i okumayan, Yunus’u anlayamaz.

Geçen sene Yunus yiliydi ya, ben Yunus’u anlatanlara bakiyordum, gülüyordum. Yunus’u anlamak için, Haci Bektas’in kitabini okumak, bilmek lâzim!.. Dört kapi nedir, kirk makam nedir, üçyüzaltmis menzil nedir?..

Seriat, tarikat yoldur varana,
Ma’rifet, hakîkat andan içeru…

Buyur bakalim anlat hocaefendi!.. Anlayamaz. Peki, sayin Profesör sen anlat!.. Anlayamaz. Neden?.. Makalât’i okuyacak, o zaman anlar. Tamâmen bu kadar bir fikir baglantisi var… Haci Bektâs-i Velî ile Yunus hakîkaten birbiriyle ilgili…

Haci Bektâs-i Velî diyor ki: Kul, Allaha 40 makamda erer. Bu kirk makamin onu seriattadir. Yani ilk okul. Onu tarikattadir, yani ortaokul… Onu ma’rifettedir, yâni lise… Siz anlayasiniz diye, onlar liseyi filân bilmezlerdi; siz biliyorsunuz. Onu da hakikattedir, yâni üniversite, yüksek tahsil… Diyor ki, ”Bu kirk makamin birisi eksik olsa, is tamam olmaz. Kirkinin da eksiksiz, tam takim mevcut olmasi lâzim!..” Buna bastirarak söylüyor Haci Bektâs-i Velî…

Ve misal veriyor: ”Bir insan bir farzi inkâr etse olmaz!” diyor. ”Hacci kabul etmese olmaz!” diyor. ”Namaz kilmasa, oruç tutmasa olmaz!” diyor. Simdi sen buna nasil saman diyebilirsin?.. Bu fikirleri böyle bastira bastira söyleyen bir insani, nasil baska bir yafta ile lekeleyebilirsin?..

–Efendim, Bektâsîler içki içiyorlar…

Haci Bektâs-i Velî’yi anma gününde kupalar yetmiyor, kova ile sarap dagitiliyor. Kirmizi sarap mi istersiniz, beyaz sarap mi istersiniz?.. Kova kova, masrabayi daldir, küp küp…

 

Haci Bektas diyor ki bu kitabinda, ”Bir kuyunun içine bir damla süçi damlasa…” Süçi ne demek?.. Içki demek, eski Türkçe… Eskiler süçi içip, esirirlerdi. Esrimek, sarhos olmak demek… Osmanlilar da sarap içip, sarhos oluyorlardi. Kimisi küfelik olmak üzere… Tabii hepsi degil de… Kelimeler devirlere göre degisiyor.

”Bir kuyunun içine bir damla içki damlasa, kuyunun bütün suyunu murdar eder; çünkü haramdir.” diyor Haci Bektâs-i Velî… Ne yapmak lâzim?.. Kuyunun suyunu disariya çikartmak lâzim!.. Kova kova dökeceksin disariya, kuyunun suyunu bosaltacaksin. ”Ve…” diyor, bakin içki hakkindaki kanaatine: ”Ve bu sularin disariya döküldügü yer yeserse, çimen bitse ordan islak oldugu için… Ve o çimenden koyun yese, takva ehli insanlar o koyunun etini bile yemezler!” diyor. Ben demiyorum, Haci Bektâs-i Velî diyor. Ben desem normal, sakalliyim ben… Ama, Haci Bektâs-i Velî diyor!..

Aslinda hangi otu otlarsa otlasin, –baskasinin tarlasindan otlamamak sartiyla, haram olmamak sartiyla– koyunun eti helâl olur. Ama takvânin mübalagasini söylüyor, haramligini net olarak ifade ediyor.

 

Sonra Haci Bektâs-i Velî’nin çok üzerinde durdugu sey, güzel ahlâk… ”Insan ahlâkli olmali!” diyor. Güzel ahlâki da; tevâzudur, sabirdir, sükürdür ve sâiredir diye sayiyor. ”Insanin içinde güzel ahlâk olmali, kötü huylar insanin içinden çikmali!” diyor. ”Hased gibi, buhul gibi, cimrilik gibi, gazab gibi –hani sinirlilik, asabîlik, hop inmek, hop binmek, patlamak, tabaklari çanaklari havada uçurup kirmak vs.– huylar da kötü huylardir. Bunlar insanin içinde olsa, disini kaç defa abdest alip yikarsa yikasin temiz olmaz, yine murdardir.” diyor Haci Bektâs-i Velî…

”Bu kötü huylarin insanin içinden çikmasi lâzim!.. Murdar olur bunlar çikmazsa…” diyor. ”Çünkü,” diyor, misal veriyor okuyuculari anlasinlar diye: ”Bir sisenin içine içki koysalar, agzini berkitseler, –berkitmek, simsiki kapatmak demek– simsiki kapatsalar, deryanin kenarina götürseler yikasalar, yikasalar, yikasalar… Isterse on yil yikasinlar, yine temiz olmaz. Çünkü içi içkidir, murdardir.” diyor. Içki hakkindaki görüsü bu… Yâni, en önemli seylerden birisi…

 

Iste Haci Bektâs-i Velî’nin tasavvuf anlayisi bu… ”Sadece namazi, orucu, hacci, zekâti yapmak yetmez; sadece dünyaya sirt çevirip, ahirete ragbet edip, tarikatta zikir çekip ibadet tâat yapmak yetmez; insanin ma’rifet ehli olmasi lâzim!.. Allah’i tanimasi, Allah’i taniyan bir insan olmasi lâzim; ondan sonra da Allah’i seven, Allah asiki bir kimse olmasi lâzim!” diyor. tamâmen Yunus’un dedigi seyi söylüyor, tamâmen Mevlânâ’nin dedigi seyi söylüyor. Ve aski tasavvufî makamlarin en yüksegi olarak zikrediyor.

 

Tabii fikirleri hakkinda daha söylenecek çok seyler var ama, ben galibâ zamani yavas yavas doldurdum, harcadim. Sizin de sorulariniz olabilir.

Bir de benzetmesi var… Insan çok muhterem bir varliktir demek istiyor. Hazret-i Ali’den gelir bu söz… ”Insan küçük alemdir.” diyor. ”Her bir insan bir alemdir, bir kâinattir. Senin vücudun, bedenin bir kâinattir. Dis alemde ne varsa, o da vardir. Iste disarda sunlar, sunlar var; senin vücudunda bu var… Bu var… Bu var…” filân diyor. Meselâ, ”Yeryüzünde Kâbe var, senin de içinde kalbin var. O da Kâbe gibidir.” diyor.

Bu benzetmenin nerden basladigini biraz arastirdim. Tâ, Muhiddin ibnil Arabî Hazretleri’nin eserlerinde görüyoruz bu benzetmeyi… O seyleri aynen almis.

Insanin çok muhterem bir varlik oldugunu, kalbinin çok önemli oldugunu, kimsenin kirilmamasi, üzülmemesi gerektigini, toprak kadar mütevazi olmak gerektigini, yetmisiki millete hor bakmamak gerektigini güzel ifadelerle anlatiyor.

 

Bizim bu Makalât’tan faydalanarak Kültür Bakanligi bir kitap hazirladi; Makalât’i vulgarize etti, halkin anlayacagi sekle getirdi. Birisi çikti Makalât’in fikirlerini sizin anlayacaginiz bir dille nesretti. Bilmiyorum piyasada mevcudu var mi?..

Sadelestirdi güyâ ama, Makalâti bilmek için çok seyler lâzim, kolay degil… Arapça bilmek lâzim, Farsça bilmek lâzim, Osmanlica bilmek lâzim… Islâm dinini bilmek lâzim, hadis-i serifleri bilmek lâzim… Ve tasavvufu çok iyi bilmek lâzim!.. Bir kelimeyi yanlis kullanirsaniz, çok yanlis noktalara gidebilir. Oralardan okuyabilirsiniz Haci Bektâs-i Velî’nin fikirlerini…

 

Özetlemek gerekirse, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin çagdasi olan, Horasan’dan gelmis, Nisâpur’lu, Peygamber Efendimiz’in sülâlesinden bir seyyid olmasi kuvvetle muhtemel olan –ben onu kabul ediyorum– bir sâde, gösterissiz, mütevâzi, mübârek zâttir Haci Bektâs-i Velî… Sizin Islâm ve din anlayisiniz, Kur’an ve sünnet anlayisiniz gibi, bizim anlayisimiz gibi anlayisa yakin görüsleri olan ve ahlâka çok büyük önem veren ama, ibadetleri hor görmeyen, ibadetleri küçümsemeyen, ibadetleri ihmal etmeyen bir gerçek mübârek zâttir. Hakîkaten velî lakabi isabetle verilmistir kendisine; Haci Bektâs-i Velî’dir.

Tabii o öyleyken ondan sonra bu uygulamalar niye onun ana zihniyetinden farklidir?.. Çünkü Bektâsî tarikatinin asil kurucusu Haci Bektâs-i Velî degildir de, Balim Sultan’dan sonra gelisen baska zihniyette insanlarin katkilariyla olusan bir tarikattir. Umumiyetle böyle dinî bilgileri kuvvetli olmayan kimseler olduklari için, isin gerçegini dinde ve Kur’an-i Kerim’de oldugu sekilde anlayamayip, an’anevî olarak isi götürdükleri için, bizim bugün garipsedigimiz bazi seyler olabilir.

 

Soru:
Peygamberimiz’in devrinde seriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Bizde ise ehl-i tarik dünyadan soyutlanmayi hedef almistir. Bu konuda görüsleriniz nelerdir?

 

”Peygamberimiz’in devrinde seriatla tasavvuf bir arada yürütülüyordu.” Dogru, katiliyorum. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Yâni dinle siyaset, her sey beraberdi. ”Günümüzde ise ehl-i tarik, dünyadan soyutlanmayi hedef almistir. Tasavvuf erbabi dünyadan el etek çekmistir, soyutlanmistir.” diyor; hiç öyle bir sey yoktur. Bu söz dogru degildir, bu görüntü dogru degildir. Islâm tasavvufunda bu yoktur.

Dünyadan soyutlanmak Islâm’dan önceki Hristiyan tasavvufunda, yahudilikte vardir. Ruhbanliktir bu… Yâni, dünyadan soyutlanmak, bir kenara çekilmek, ibadetle mesgul olmak, magarada yasamak, dagin basinda yasamak, daga kesis dagi adini vermek… vs. Bu hristiyanliktadir. Islâmlikta yoktur; çünkü, Islâm ve Kur’an-i Kerim ruhbanligi yasaklamistir. Ayet-i kerime vardir hakkinda…

Peygamber Efendimiz hadis-i serifte:

(Lâ rahbâniyyete fil islâm.) ”Islâm’da ruhbanlik yoktur.”demistir.

Onun için, böyle dünyayi terketmis bir Islâm mutasavvifi yoktur! Iddiali söylüyorum. Mutasavviflarin hepsi dünya ile ilgilenmislerdir; ama, dinî bir vazife olarak ilgilenmislerdir. Dünyaya deger verdikleri için degil, dünyalik için degil…

Dünyevî seylerle mesgul olmuslardir. Hayir hasenat yapmislardir. Mutfak çalistirmislardir, kazanlarla yemek pisirmislerdir. fukaraya kendi elleriyle dagitmislardir.

Savas oldugu zaman davullarla, bayraklarla seyhlerinin arkasindan cihada gitmislerdir. Her türlü aksiyonun içinde capcanli, dipdiri çalismislardir. Düsman geldigi zaman, en çok onlar mücadele etmistir. Kafkasya’da Seyh Sâmil meshurdur. Orta Asya’daki tasavvufî tarikatlarin Rus emperyalizmine karsi nasil direndigini, Rus arastirmacilar kitaplar halinde yaziyorlar. Çevrilmistir Türkçe’ye…

Bugün Bosna-Hersek’te çarpisan kimselerin çogu tasavvuf erbabidir, tarikat erbabidir. Kazeruniyye tarikati vardir; bayraklariyla savasa gitmislerdir.

Meselâ, Haçova Meydan Muharebesi’ne Semseddin-i Sivasî Hazretleri dervisleriyle beraber istirak etmistir. Savasin kazanilmasinda büyük payi vardir; tarih kitaplari yaziyor. Padisah atina binmis, gitmek isterken, atinin üzengisini tutmuslar, demislerdir ki: ”Gidemezsin padisahim! Merak etme, biraz sonra zafer olacak; simdi hezimet gibi görünen sey dönecek, korkma demislerdir. ve zafer öyle kazanilmistir.

Hepinize sevgiler…

Esselâmü aleyküm ve rahmetullah!..

   

Kategori: İslam Alimleri ve Evliyalar

hep haber

Benzer İçerikler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

hepsaglik