Sponsorlu Bağlantılar

Sa’di Şirazî

| 16 Mayıs 2012 | 0 Comments |

   

R.Nur Enstitüsü – Evliyalar Ans.

 

İslam dünyasının büyük şair ve yazarlarındandır. Eserleri, en meşhur İslam klasikleri arasında yer almakta ve asırlardan beri ilgi görmeye devam etmektedir. Risale-i Nurd’a, “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen, muhâldir ki, hakikî envâr-ı hakikate vasıl olabilsin” (Mektubat, s. 436)gibi veciz sözlerinden alıntılar yer almaktadır. Asıl adının Müslihüddin veya Müşerrifüddin olduğu nakledilmektedir. Künyesi Ebu Abdullah Müslihüddin (Müşerrifüddin)Sa’di eş-Şirâzî şeklindedir. Sa’di Şirâzî lakabıyla meşhur oldu. Sa’di mahlasıyla tanındı.

 

Sa’di’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Nakledilen tarihler arasında önemli farklar mevcuttur. Buna göre doğum tarihi 1193-1213 yılları arasına denk gelmektedir. Şiraz’da doğan Sa’di, ilk eğitimini memleketinde gördü. Henüz on iki yaşında iken yetim kaldı. Bölgenin Moğol istilasına uğraması üzerine Bağdat’a gitti. Burada bulunan Nizamiye Medresesinde tahsiline devam ederek eğitimini tamamladı. İlim öğrenmek ve ufkunu genişletmek maksadıyla birçok İslam beldesini dolaştı. Suriye, Mısır, Delhi, Azerbaycan, Anadolu, Belh ve Gazne dolaştığı beldeler arasında gösterilmektedir. Gittiği yerlerde oranın tanınmış insanları ile irtibat kurarak hem öğrenmeye hem de bildiklerini aktarmaya çalıştı. Şihabeddin Sühreverdi gibi tanınmış alimlerle görüştü.

 

Moğollarla barış yapılması ve memleketinin sükuna kavuşmasından sonra 1257 yılında Şiraz’a döndü. Devletin başında bulunan Ebu Bekr tarafından iyi karşılandı. Sa’di de hükümdarı adına meşhur eseri “Bostan”ı yazdı ve kendisine takdim etti. Bir yıl sonra da kendisine büyük saygı gösteren veliaht II. Sa’d adına “Gülistan”ı kaleme aldı. Bu iki eseri kendisine büyük şöhret kazandırdı. Daha sonra benzerleri kaleme alındığı halde hiçbiri bunlar kadar ilgi görmedi.

 

Şirazi’nin yakın dostu olan, kendisini sayıp seven ve kollayan Ebu Bekr ile oğlu II. Sa’d’ın vefatları, devletlerinin çöküşüne sebep oldu. Çocuk yaşta hükümdar olan Sa’d’ın oğlu Muhammed zamanında Salgurlu hanedanı çöktü ve tamamen Moğolların hakimiyeti altına girdi (1264). Memleketinin tekrar istilaya uğraması üzerine yine hicret başladı. Önce hac farizasını yerine getirmek maksadıyla Mekke’ye gitti ve haccını eda etti. Akabinde Tebriz’e döndü. Bu arada Atamelik Cüveyni ve kardeşi Şemseddin Cüveyni ile tanıştı. Kendisine yakın ilgi gösterildi. Bilahare şair Humameddin Tebrizî ile de tanıştı.

 

Sa’di, Tebriz’den sonra memleketi Şiraz’a tekrar geri döndü. Ahir ömrünü ilim ve ibadetle geçirdi. Bu ibadetlerini mezarının yakınındaki dergahta ifa etti. 1292 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Mezarı, kendi adıyla anılan, Şiraz’ın kuzeydoğusundaki hangâhın bulunduğu yerdedir. Zamanla harap olan mezarı daha sonra yeniden yaptırıldı.

 

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde Şirazî’nin veciz sözlerinden alıntılar yapmaktadır. Sadece “La ilahe illallah” demenin yeterli olup olmadığı, “Muhammedün Resulullah” demeden kurtuluşa erişilip erişilemeyeceği sorusuna Bediüzzaman cevap verirken; kelime-i şahadetin bu iki kelamının birbirinden ayrılamayacağını, birbirlerini ispat ettiklerini ve iç içe olduklarını, biri diğersiz olamayacağını ifade etmektedir: “Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır (peygamberlerin sonuncusu), bütün enbiyanın (peygamberlerin)vârisidir. Elbette bütün vüsul (varış)yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından (ana yol)hariç hakikat ve necat (kurtuluş)yolu olamaz”. Bu ifadelerden sonra bütün ehli marifetin ve tahkik imamlarının Sadi-i Şirazî gibi düşündüklerini belirterek, Şirazî’nin şu veciz sözlerini aktarmaktadır: “Ey Sa’di! Muhammed’i (asm)örnek almadan bir kimsenin selamet ve safa yolunu bulması imkansızdır.” (Mektubat, s. 321).

 

Yine, “Sünnet-i Seniyye (peygamber sünneti)ve ahkam-ı şeriat (şeriat hükümleri)haricinde tarikat olabilir mi?” sorusuna Bediüzzaman, Şirazî’nin şu sözüyle cevap vermektedir: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen, muhâldir (imkansız)ki, hakikî envâr-ı hakikate vasıl olabilsin (hakikatın nurlarına ulaşabilsin).” (Mektubat, s. 436)

 

Uhuvvet (kardeşlik)Risalesi’nde; müminlerde bölünmelere, kin ve düşmanlığa sebebiyet veren taraftarlık, inat ve çekememezlik gibi özelliklerin zararları açıklanmaktadır. İnsaniyet-i Kübra olan İslamiyet nazarında reddedilen ve yasaklanan bu hususların; insanların özel, sosyal ve manevi hayatlarında yaptığı tahribatlar bir bir sıralanmaktadır. Hatta bu tür durumların insanı zulüm yapma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı da örnekleriyle ortaya konulmaktadır. (Mektubat, s. 253-261)Kin ve düşmanlık güden kişi hem nefsine, hem mümin kardeşine, hem rahmet-i İlahiyeye zulüm ve tecavüz eder. “Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet (düşmanlık)hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ hâsidi (hased edeni)ezer, mahveder, yandırır. Mahsud (hased edilen)hakkında zararı ya azdır veya yoktur. Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir (geçicidir). Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz”. Bediüzzaman, bu ifadelerinin akabinde Şirazî’nin, “Dünya öyle bir meta değil ki, bir nizaa (çekişmeye)değsin” sözlerini aktarır. Üzerinde fırtınalar kopartılan şeyler geçici olduğuna göre kıymetsizdir. Koca dünya böyle olduğuna göre, dünyadaki cüz’i şeyler daha da ehemmiyetsizdir. (Mektubat, s. 257)

 

Eserleri

 

Sadi, eserlerini manzum (ölçülü yazı – şiir)ve nesir (düz yazı)olarak kaleme almıştır. Eserlerinin toplamı yirmiyi geçmektedir. Bostan, Gülistan, Akl u Aşk, Takrîr-i Dibace, Nasihatü’l-Mülûk ve Havatim öne çıkan eserlerindendir. Eserleri vefatından sonra “Bîsütûn” adı altında külliyat olarak bir araya toplanmıştır.

 

Sadi’nin Bostan adlı eseri ahlak, terbiye, tevazu, mertlik, adalet, ihsan, rıza, kanaat, şükür, tövbe gibi muhtelif konuların işlendiği on bölümden oluşmaktadır. Eser hikaye ve menkıbelerle zenginleştirilmeye çalışılmıştır. Bu esere bir çok kişi tarafından şerh yazılmıştır. Eserde, hükümdarlar övülmekten çok hakka, adalete ve doğruluğa davet edilmektedir.

 

Gülistan; hükümdarların hal ve hareketleri, derviş ahlakı, kanaat ve fazilet, susmanın yararları, sevgi ve gençlik, zayıflama ve ihtiyarlık, terbiyenin ehemmiyeti, sohbetin adabı’nın işlendiği sekiz bölümden müteşekkildir. Eserde, yazar bizzat müşahede ettiği konulara da yer vermektedir. Ayrıca büyük alimlerin sohbet ve toplantılarında duyduklarını, öğrendiklerini aktarmaktadır. Hem nesir hem de manzum kısımlar yer almaktadır. Aktarılan fikir ve düşünceler net bir biçimde, kısa ve açık şekilde kaleme alınmıştır.

 

Sadi’nin özellikle bu iki eseri hemen hemen bir çok dünya kütüphanesinde yer almaktadır. Eserler bir çok dünya diline çevrilmiştir. İslam aleminde büyük rağbet gören bu eserler medreselerde ders kitabı olarak okutulmuştur. Şerh ve tercümeleri yayınlanmıştır. Eserlerindeki akıcı üslubu ve insanları sıkmayan tarzı, edebi sanatlardan istifade edilerek vücuda getirildiğini göstermektedir. Yazar, gezmiş bulunduğu çok geniş çevrelerden edinmiş olduğu tecrübelerini ve görgüsünü, medreselerde elde ettiği eğitimi, seyahatleri boyunca temas kurduğu alimlerle yaptığı sohbetleri güzel bir şekilde işlemiştir. İlim öğrenme ve öğrendiklerini aktarma konusunda güzel ve örnek bir hayat yaşamıştır.

 

Gülistan adlı eseri ibretli hikâyelerle doludur. Bunlardan bâzıları:

 

“Hikâye olunur ki: Bir sultan, halkına çok ezâ ve cefâ eder, halkın mallarını gasbederdi. Sultânın zulmü o kadar ileri gitti ki, halk o beldeden akın akın kaçmaya başladı. Halkın azalmasıyla, hazîne boşaldı, devletin gücü zayıfladı. Düşmanlar sağdan soldan saldırmaya başladı. Bir gün pâdişâhın meclisinde Şehnâme kitabını okuyorlardı. Okudukları bahis Dahhak’ın saltanattan hal’i ve Feridun’un sultan olması hakkında idi. Vezîr, Padişâha; “Feridun’un hazinesi, malı, mülkü, hizmetçileri ve adamları yok iken nasıl oldu da pâdişâh oldu?” diye sorunca, padişâh; “İşitmişsindir, bir takım halk onu büyük bir istekle desteklediler, onu kuvvetlendirdiler. Böylece pâdişâh oldu” diye cevap verdi. Bunun üzerine vezîr; “Madem ki halkın toplanmasına pâdişâh sebeb oluyor, sen niye halkını eziyor, perişân ediyorsun? Yoksa sen pâdişâh olmak istemiyor musun?” dedi. Beyt tercümesi:

 

Sevmek lâzım halkı ve askeri cân u gönülden,

 

Çünkü halkı sâyesinde hüküm sürer sultan.

 

Pâdişâh, vezîre; “Dağılan asker ve halkın toplanması için ne yapmalıdır?” diye sorunca, vezir; “Pâdişâh, âdil ve merhametli olmalıdır. Pâdişâh âdil ve merhametli olursa, halk onun etrafında toplanır ve rahat yaşar. Hâlbuki sende bu ikisi de yok” dedi. Fârisî şiir tercümesi:

 

Nasıl ki kurt çoban olamaz.

 

Zâlim de pâdişâhlık yapamaz.

 

Zulmün temelini atan hükümdar,

 

Saltanâtın direğini yıkmış olur.

 

Vezîrin bu sözleri pâdişâhın hoşuna gitmedi. Vezîri hapse attırdı. Çok geçmeden pâdişâhın amcasının çocukları saltanat dâvasına düştüler. Etraflarına bir ordu toplayarak pâdişâha hücûm ettiler. Pâdişahın zulmünden bezen halk da pâdişâha karşı baş kaldırdılar. Sonunda pâdişâh tahtını kaybetti. Saltanat, amcasının çocuklarının eline geçti. Şiir tercümesi:

 

Zâlim pâdişâha felâket gününde,

 

Güçlü düşmanı kesilir dostu bile.

 

İyi muâmelede bulunsa halka,

 

Olur bir ordu bütün halkı ona.”

 

“Hikâye: Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler.Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra; “Müsâde ederseniz ben onu susturayım” dedi. Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da; “Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan, bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez” dedi.

 

Fârisî beyt tercümesi:

 

Bir belâya ve felâkete uğradığında mahzun olma,

 

Cenâb-ı Hakkın nice gizli lütufları vardır onda.”

 

Sa’dî-i Şîrâzî buyurdu ki: “Hak teâlânın lütuf ve ihsân buyurduğu bahta ve rızka kanâat etmeyen kimse, Rabbini bilmemiş ve O’na itâat etmemiş olur. Ey bir yerde durmayan, sebât etmeyen, rızk için didinip duran, koşan kişi! Sakin ol, yuvarlanan taş üzerinde ot bitmez.”

 

“Ey akıllı kimse! İster iyi, ister kötü olsun, kimsenin arkasından konuşma.Çünkü hakkında konuştuğun kişi gerçekten kötü ise, onu kendine düşman etmiş olursun. İyi ise, çok kötü bir iş yapmış olursun. Biri sana gelip de filân adam kötüdür derse, iyi bil ki, o kendi kusûrunu söylemiş olur.”

 

“Birisi şu ibretli sözü söyledi: Gıybet edecek olursam, anamdan başkasının gıybetini etmem. Zîrâ böylece sevaplarım anama yazılmış olur!”

 

Ey iyi insan! Bir insanın iki şeyi dostlarına haramdır. Birisi; onun malını haksız yere alarak yemek, diğeri; arkasından iyi olmayan şekilde konuşmaktır. Biri senin yanında başkasının aleyhinde konuşuyorsa, zannetme ki başkasının yanında seni medheder. Benim nazarımda bu dünyâda en akıllı insan, kendisiyle meşgûl olup, başkalarından gâfil olandır.”

 

“Düşmandan lâf getiren, insana düşmandan daha büyük düşmandır. Ey laf taşıyıcı! Düşmanım bile yüzüme karşı kötü şey söylemiyor. Sen ondan daha büyük düşman olmasan, onun arkamdan söylediğini, gelip de yüzüme karşı söyler misin? Söz taşıyan, eski düşmanlıkları yeniler, kinleri tâzeler. En yumuşak insanları bile çileden çıkarır. Uyuyan fitneyi uyandıran kimseden en kısa zamanda kaç! Kavga iki kişi arasında yanan bir ateşe benzer. Söz taşıyıcı ise, o ateşin sönmemesi için odun taşıyan oduncu gibidir.”

 

“Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen, çocuğuna ilim, hüner, mârifet öğret ve onu

 

akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan, arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”

 

“Ey yüzünde nûr kalmamış kişi. Kalbini temiz tut. Kararmış ayna iyi göstermez. Yarın, azâba müstehak olmamanın yolunu ara. Başkalarının ayıplarını arama. Başkalarının ayıbını araştırmakla meşgûl olan, kendi ayıplarını göremez.”

 

“Dil; şükretmek içindir. Rabbini bilen, dilini gıybet için kullanmaz. Kulak; Kur’ân-ı kerîm ve nasîhat dinlemek içindir. Bâtıl ve boş sözler için değildir. İki göz; Allahü teâlânın kudret ve san’atını görmek içindir. Eşin dostun ayıbını görmek için değildir.”

 

“Cenâb-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da secde kâbiliyeti verdi. Aksi takdirde, ne el cömertlik, ne baş secde edebilirdi.”

 

“Dil ile kulak, kalbin anahtarıdır. Dil söylemeseydi, gönüllerin esrârı gizli kalırdı. Kulak iyi bilgileri duymasaydı, insan nasıl bilgi sâhibi olurdu.”

 

“Yavrum! Gençlikte, nefsin arzuları insanı kapladığı gibi, ilim öğrenilecek, ibâdet yapılacak en kârlı zaman da gençliktir. Gençlikte şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dînin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibâdetten çok üstün ve kıymetli olur.”

 

“Oğlum! Günah yükünün altına girme. Zîrâ o ağırdır ve kaldıramazsın. İyilerin tuttukları yoldan yürü git. Dileyen, bu bahtiyarlığı bulur. Sen alçak şeytanın kuyruğuna yapışmışsın. İyilere ne vakit erişebileceğini bilmem. Resûl-i ekrem, ancak onun yolundan gidenlere şefâat edecektir.”

 

“Ey fakir! Sen hak yolunda oyun çocuğu sayılırsın. Büyüklerin eteğini bırakma. Mayası bozuk kimselerle düşüp kalkarsan, izzet ve vekarını kaybedersin. O hâlde büyüklerin eteğine yapış. Talebeler, çocuktan daha âcizdir. Hocalar ise muhkem duvar gibidir. Yeni yürüyen çocuk, duvara tutunarak yürür. Sen de yeni yürüyen çocuk gibi, âlimlerin muhkem duvarına tutunarak yürü.”

 

“Ey insanoğlu! Bugün günahlarından korkar isen, yarın birşeyden korkmazsın.”

 

“Yâ Rabbî! Bize kereminle nazar kıl. Biz kullarından ancak hatâ sâdır olur. Yâ İlâhî! Senin rızkınla beslendik. Senin ihsân ve lütuflarına alıştık. Yâ Rabbî! Bizi bu dünyâda azîz kıldın. Öbür dünyâda da azîz kılmanı senden umarız. Azîz eden de sensin, zelîl eden de sensin. Senin azîz kıldığın kimse horluk görmez. Yâ İlâhî! İzzetin hakkı için beni zelîl etme ve günahlarımdan dolayı beni utandırma. Başıma benim gibisini musallat etme. Ukûbet çekeceksem, senin elinle olsun. Dünyâda en kötü şey, bir insanın kendisi gibi birisinden cefâ çekmesidir.”

   

Kategori: İslam Alimleri ve Evliyalar

hep haber

Benzer İçerikler

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

hepsaglik